Hürriyet

3 Eylül 2017 Pazar

Yaz her zaman biter

... Ve sonra Eylül gelir. 

Bundan önceki son 2 yaz pek bir efsane geçmişti sosyalleşme açısından. Her biri diğerine göre farklı avantajlara sahip olsa da kıyasını yapacak kadar detaylı bakılmadığında "neredeyse" başa baş iki yaz yaşandı. Ama bu yazının konusu o iki yaz değil. 

Bu yazının konusu 3 ayda değil de 92 günde biten 2017 yazı. Aynı anlama gelen kavramların bireyde oluşturduğu farklı algılar hepimizin malumu. 3 ay ne kadar uzak geliyorsa, gün hesabı da bir o kadar az geliyor ve bu yazının konusu olan yaz gerçekten muazzam hızlı geçti ve gitti. Üstelik her 30 günde bir rutinine bile bağladık bu noktada; her biri tatil demekti. Ve kabul edelim 13 haftanın 3 haftası en azından, tatille geçince insan daha bir sevimli hissediyor kendini. 

-----

Düşündüm, yazacak bir şey bulamadım. Gerçekten olmadı, 10 günlük aşırı doz yoğun bir tatiller birleşiminin son günü yarın. Herkes gitmesi gereken yere gitti. Burada size iki gece öncenin değerli 40 dakikasından bahsetmek isterdim. Geçen cumartesi akşamının öneminden de bahsetmek isterdim (maç vs) Ama bahsetmeyeceğim. Her şeyden bahseden biri olsam, bahsettiğim her şeyi özlemem gerekirdi. 

Yarın da eve dönüş vaktinde sıra benim sıram. R gider L gelir hayat uzun süreliğine güzel olur. 

Veladdin amin. 

12 Haziran 2017 Pazartesi

Haziran şampiyon

Ben iki pazartesidir, modern alışkanlıklara nazire yaparcasına adım adım daha rüya gibi günlere uyanıyorum. Bir insanın en sevdiği gün pazartesi; en sevdiği zaman dilimi pazartesi sabahı olmamalı. Ama oluyor. Olunca da mutluluğa "yok sen şimdi git, sonra gel" diyemiyorsun.

Tekrar çiçek dikme zamanı. Öyle değil mi?

2 Haziran 2017 Cuma

Haziran da olur...

Öncelikle konu bu. 

Mayıs başı demişim, Haziran başı olsun.

Geç olsun, güç olmasın.

Velev ki sonuncu olarak başarmışız. Ne farkeder başardıktan sonra?

***

14 yıldır, yaz-kış, ilkbahar- sonbahar, hiç sektirmeden "DÖNECEĞİZ" diyoruz.

4 HAZİRAN GECESİ GERİ GELECEĞİZ.

***

Pazar gecesi İzmir'de, Güzelyalı sahilinde çok mutlu olacağız.

***

İNANMAYAN TARAFTAR SİKTİRSİN GİTSİN.


#Göztepe

#BizKazanacağız

Gücümüz Dünyayı Sarsacak

21 Şubat 2017 Salı

Döngü yeni başlangıçları engelliyor

Bu sefer ben iyiydim.

Doğru olan her şeyi yaptım. Bir kimyada olması gereken hemen her noktada mümkün olacak her şeye yetişmeye çalıştım.

Hayat devam ediyor, giden zamanın telafisi olmaz.

29 Aralık 2016 Perşembe

İstanbul'da sonbaar



Her kışın bir hikayesi var benim için. Dolayısıyla bir takım kış anılarını daha kolay kodlayabiliyorum hafızama. Örneğin bu kışın hikayesi ya da hatırlama fetişi yatağımın ayak ucuna çektiğim koltuk olacak. Bunu hissediyorum, daha fazla kitap ve CM demek oluyor bu. Hayatın bazen kendisini tekrarladığını itiraf etmem gerekiyor. 3 sene önce de buna benzer bir döngüyü yaşıyordum; South Park (tik), Douglas Adams eserleri –Otostopçu’nun Galaksi Rehberi vs Dirk Gently- ve en nihayetinde odaya sığınıp CM3 oynamak… garip bir döngü.

Ama asıl anlatmak istediklerim elbette bunlar değil; asıl anlatmak istediğim şey İstanbul’da Sonbahar. İşbu albümün çıktığı dönem ve hislerimi anlatmak istiyorum. Bunu bana zorlayan ben değilim, Teoman konserleri dinleyen sosyal çevrem. Tabi ekseriyetle kendi hayatı m hariç her şeyden konuşan biri olarak, Teoman’ın küçük kavuniçi bir balık olduğunu iddia ettiği şarkıyı da içeren albümle olan anılarımı gerçekten ama gerçekten zorlanarak da olsa yazmayı deneyeceğim. Zira bunu, o çok konuşan –muhtemelen iyi ki- kişi ve kişilere anlatamayacağım. Ama bu çok umurlarında olsa bile, aslında olmamalı çünkü bu düşüncelerimi zaten neredeyse kimse bilmiyor. Zira birkaç farklı kişiyle yaşanmış anılar bütünü ve ergenliğine giren bir ergen sefili kimsenin umurunda olmasa gerek. Dolayısıyla anı yoksa, konuşacak bir şey de yoktur. En azından –şu anda Zampara’nın Ölümü çalarken- odada ses çıkarma yetisine sahip iki kaynaktan en azından benim daha akil davranmam gerektiğini düşünüyorum.

2001 efsane bir seneydi, tabi içindeyken öyle değildi. İlk aşk acısının uzun süren post sendromu o seneye de itikal etmişti. Dolayısıyla ergenliğe hızla giriş yapan ergenin duygusal gelgitleri ekseriyetle o seneye sirayet etmişti. İlkbahar sonu dedemin sakince kayıp gitme denemelerinden birini uzun bir ameliyat süresi sonunda atlatabilmiştik. En az iki takvim yılını kapsayan bir önceki cümlenin öznesi aşk acısının 2001 yazının da öznesi olmaya karar vermesi ve tüm acının sahibesinin kuzeni tarafından sinsice kullanılmasıyla daha bir çekilmez hale gelmesi olayı daha bi trajik boyuta getirmişti.

Lafı gelmemişken, ama gelecekken şunu söylemem lazım ki ben iki insanı birbirine çok güzel benzetirim. Benzemesi gerekiyorsa illa ki benzer o insanlar yani. Tüm dünya benzetmesin, Snoppy ve Yumoş  benzeyebilir bana göre. Sonuçta icabında zamanı büken, en büyük acıları unutturan beynin bu küçük oyunları yapması şaşırtıcı olmamalı. Her neyse, milenyumun aşk acısının sahibesini bulamıyorsam –ki bulamıyordum- birini ona benzetebilirdim. Benzettim. Birini ona benzettim. Ergen gerisi faaliyetlerle o benzetilenle iletişim kurmaya çalıştım. Kolay manipüle edilebilen bir insanın ellerini kollarını bağladıktan sonra eline bir pusula vererek. İşte bunlar hep sonbahar. Sonbaharda oluyor. Ben tüm bunları yaparken o sırada dünyada 11 Eylül yaşanıyor, New Age saçmalıkları yayılma fırsatı buluyor, Ecevit iktidarı son yılına giriyordu. Yani bugünden baktığım zaman yine benim hayatım dünyanın geri kalanına göre daha eğlenceliymiş. Hiçbir zaman bunu kabul yadsımadım zaten. Genelde bu yönde bir çabam olmasa da, eğlence 4eva.

Bak bu ergenlik işi önemli. Müthiş saçma sapan ergenlik yaşadığımı söyleyemem ama birkaç konu var, o konularda annemi falan üzmüş olabilirim. Maalesef ergen olmanın bedeli bu ve buna benzer saçmalıklar. En azından torun getirmedim. Bu da kolay kabul edilebilir bir durum olmazdı.
İstanbul’da sonbahara gelirsek şayet –allah aşkına gelelim, çok sıkıldım yazarken- bu albüm tam olarak aralık 2001’de çıktı. Müthiş bir zamanlaması vardı; Ben ergendim, Teoman ergendi. Ben kendimi arıyordum, Teoman da arıyordu. Ben iyi kötü kendimden umutluydum, o değildi. Öngörülerim doğru çıktığı için sevinçliyim. O Sene Ramazan Bayramı Aralık ayındaydı –gereksiz detayları kitap haline getireceğim- Hatta takvime bakmak kolay ama bakmadan söylemek olayken şunu da söylemem lazım ki çok aşırı uzun bir bayramdı, 13 aralık Cuma günü başlamıştı. İşte ben de 1-2 gün önce almıştım albümü. “ooo çılgın”, “çok sert yea” diye ağzım açık dinlerken kısa sürede tüm albümü ezberlediğimi hatırlıyorum. Hatırladığım bir başka şey de ağlamanın çok acıktırdığıydı ki bu doğrudan İstanbul’da Sonbahar parçasıyla ilgili bir durumdu.

Yine sıkıldım. O bayramı, neden o dönemi unutamadığımı daha bariz örneklerle anlatmak isterdim ama ne siz buraya kadar okursunuz ne de ben yazarım dahasını. Hayatta aklına eseni yapmak lazım. Benim de aklıma esen şey CM oynamak. Yatma saatine doğru hayatı daha hazcı yaşamaya dair inancım güçleniyor.

Demem o ki, Teoman hakkında son dönemlerde çok laf dinliyorum. Üstelik fikrine değer verdiğim kişiler tarafından. Dolayısıyla özellikle “sonbahar” albümüne dair bi şeyler anlatmak istedim. Sadece onlara sözlü olarak değil; buraya yazılı olarak denemeyi tercih ettim. Yoksa hemen her Teoman albümünün benim için önemi var, anısı da var. Bunları buraya yazsam hayatım biter. Ben de böyle bir şey yaşamak istemiyorum. Ha yine yazarım. Kimbilir ne zaman.

Neyse daha yazacaklarım bitmemiş. Onları da yazayım da içimde sönmesinler. Ben aslında sonbahar, kavuniçi japon balığı falan derken asıl gönülçelen ile kodlamıştım albümü. Onu da ben bunu 20 kez editleyip gönderdikten bi 5 dakika sonra Gönülçelen çalmaya başlayınca hatırladım. Hep sonradan işte hep sonradan.

Bence bunu okuyacak zavallı çok şanslı ki Gönülçelen vs Çavdar Tarlasında Çocuklar kıyasına girmedim. Girsem girerim, her zaman her yerde. Ancak yapmadım. Sıkıldım çünkü.

Aslında bu çavdar tarlasına da ayrı bir giriş yapmam lazım zira o kitap da aslında bu sikik bloğun fikir kaynağı. Hani yani burayı ciddiye alıp okuyan varsa şayet bilsin ki 16 yaşında küstah bir ergen olan Holden kardeşimizin imzası vardır burada. Holden da o kadar bağır çağır evden git sonra geri vites yap, eve dön. Burak okuyor o kitabı şu anda, acaba sonunu söylesem mi, emin değilim.

Neyse. 

25 Aralık 2016 Pazar

Oğul

Umarım anlatırım. Bunun için tek cümle yeter ya da ben bunu tek cümlede anlatacağım.

Bu dünya üzerinde diğerleriyle farkı kapatabilmek, o hazzı bir gece/sabah yaşayabilmek için tekrar anlaşmaya hazırım...

Ama geçmiş değişmiyor biliyorum. Ve gelecek de umut vaadetmiyor.
***
anne ben geldim, üstüm başım
uzak yolların tozlarıyla perişan
çoktan paralandı ördüğün kazak
üzerinde yeşil nakışlar olan

anne ben geldim, yoruldum artık
her yolağzında kendime rastlamaktan
hep acılı, sarhoş ve sarsak
şiirler çırpıştıran bi adam

kurumuş kuyunun suyu, incirin
sütü çoktan çekilmiş
bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
ayrık otları, dikenler bürümüş

kapıdaki çıngırak kararmış nemden
atnalı ve sarmısak duruyor ama
oğlum, mektup yaz diyen
sesin hala kulaklarımda

anne ben geldim, ağdaki balık
bardaktaki su kadar umarsızım
dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
anne ben geldim, oğlun, hayırsızın.

15 Aralık 2016 Perşembe

Her şeyin birbiriyle ilişkili olması

Bundan etkilenmemek mümkün değil belki ama at, İskoçyalı, yol... Bu kadar tesadüf olamaz herhalde. Çok bağlanıyor her şey birbirine. Ve tabi uzun yazmak isterdim ama heyhay.