Hürriyet

28 Aralık 2010 Salı

Pişmanlık

Bütün bir akşam boyunca uyuyunca ister istemez gecenin dördünde ayakta olabiliyor insan. Yeni yıl öncesinde hissedilen tüm telaş ve pişmanmlıklarla birlikte, kafayı allak bullak buluyor insan. Bende bu sefer daha fantastik bir kafa oldu. Anlatınca gülebilirsiniz, belki de yazılı edebiyatım o kadar başarılı olmadığından sadece '...Eee?' der geçer gidersiniz. Yine de deneyeceğim.

2002 yılında bu liselere girilen sınavlardan birien girmiştim. Alabildiğine anlamsız bir sınavdı ama. Hani sınav esnasında şu da yaşandı; yıl itibariyle 48 yıl sonra dünya kupasına katılmışız ve hepimiz neye güveniyoruz belirsiz bir şekilde kupayı bekliyoruz. İlk maçta da Brezilya'ya şanssız yenilmişiz, tam da sınav günü Kosta Rika ile hayati maça çıkıyoruz. Sınavın hangi saatine denk geliyor emin değilim ama, kafada kurgusunu yaptım, okul-ev arasındaki muhtemel mesafeyi dakikasına ve dahi saniyesine kadar hesapladım sınavda. Uygun zamanda eve gittim. Evet, o güne dair hatırladıklarım çok kabaca bunlar. Velhasıl umrumda değildi o gün bir sınavın varlığı.

Yazın, fütursuzca ergenliğin tadını çıkartırken eve bir mektup, zarf ne bok derseniz deyin işte, ondan geldi. Daha doğrusu nasıl o mektubu görmüş olabileceğimi düşünüyorum, kafamda kurguladığım herhangi bir alternatifi mantıklı bir yere koyamıyorum. Şöyle ki, yazın ortasında yazlıkta olmam gerekirken, amaçsızca İzmir'deyim, 40 derece sıcak var, elime aldığım zarfı açıyorum ve hooop, Nazilli Anadolu Lisesi daveti alıyorum. Oysa o zamanlar ÖSS gibi değildi bu lise seçme şeysi. Sınava girmeden önce belirlerdik hedeflerimizi. Tabi öyle zannediyorum ki, Ege Bölgesi'nde üç beş yer haricinde kalan okulların kontenjanları bomboş kaldığı için bir de posta zahmetine katlanmışlardı. 'Nazilli mi? Öyk...' dediğimi hatırlıyorum.

Zira o dönem, halihazırda okuduğum okulda sevgilim, sevdiğim insanlar ve diğerleri vardı. Tabi her şey masal ya ve ben de tam olarak o masala bırakmışım kendimi ya, hiçbir şeyin değişme ihtimalini gözardı ediyorum. Zaten değil ertesi günü, yaklaşık bir yarım saat sonrasını dahi görememem yüzünden lanet olasıca bir hazırlık ve lise 1 dönemi geçirmiş olduğumu da inkar edemem. Herkesin öngörülerinin iyi olması gerekmez. Ama ortalama bir öngörüye sahip olmak isterdim, kısmet değilmiş. Her neyse, okudum, mezun da oldum, bugün yarın işe bile başlayacağım. Derdim de kısa eğitim geçmişimi anlatmak değil, CV var elimde, merak edene onu da yollarım.

Henüz ana haber bültenlerini sunan spikerler, 'reklamlardan sonra görüşmek üzere' demeden önce uyuyunca, yeni günün ilk dakikalarına ayakta giriliyor. Aklıma gelen ilk şey Nazilli'de okuma ihtimalimdi. Nazilliyle en fazla Aydın'ın ilçesi olması münasebetiyle ilişkimin olduğu düşünülürse korkunç bir bilinçaltı eseriyle karşı karşıyayım demek hiç de zor değil.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Blog'da Yenilik Var

Bir şeyleri değiştirdik, takip ediyorsanız farkedersiniz yakında.

5 Aralık 2010 Pazar

Bu Sefer Başlık Yok

Dün akşamdan itibaren haber sayfalarına düşmeye başladı ‘Emniyet müdürü göstericilerin arasında kaldı’ başlıklı haberler. Heberler de olabilir bu belki, ama onun kadar komik değil yaşananlar. Trajik kelimesi daha doğru olacaktır tanımlarken. Neyden bahsedildiğini anlamak için, hadi biraz dün ne oldu bakalım; Başbakan RTE, üniversite rektörleriyle Dolmabahçe’de toplantı yapacaktı. Önemli olan kısım bu değil tabi, şu anda en azından.

Dün Gebze’de, Çamlıca gişelerinde ve Beşiktaş’ta onlarca genç dövüldü, yerlerde sürüklendi ve ağız burunlarına biber gazı dolduruldu. 40 tanesi de gözaltına alındı. Sonra bunlardan 37 tanesi serbest bırakıldı. Kim yaptı peki bunu? Cahil halk mı? Yoksa bu ülkeden olmayan birileri mi? Cevap basit; ’Lacivert Ordu’. Daha önce pek çok kez orantı kuramadığını bildiğimiz ordu yani.

Herneyse, bunun hakkında zaten benim değil, sesini daha yüksek perdeden duyurabileceklerin konuşması gerekir. Gerekirdi, lakin Kemal Kılıçdaroğlu bile bir iki cümle ile geçiştirdi bunca gencin yaşadıklarını. Bakalım medyamız ne yapmış? Elbette yandaş olmayanlardan bahsetmiyorum. Fildişlerinde yaşayan, aldığı paraya bakan, haber değeri ! olmayan işlerle ilgilenmeyenler dün tüm bu olaylar içerisinde ’haber değeri olan’ bir şey buldular. Çok şükür!

Beyoğlu emniyet müdürünün imdadına çevik kuvvet yetişmiş. Cumartesi günü saatlerce mağdur müdürden bahsetmedi mi ana akım medya? Biz de haline üzülmedik mi, ’vah zavallı adam’ diye? Sonra arasında kaldıkları da azılıydı çok, astıkları astık, kestikleri de kestikti. Ama kahraman çevik kuvvet emniyet müdürümüzü savaşarak kurtardı ’hainlerin’ elinden.

En azından ana akım medyamız böyle duyurdu, ya da buyurdu, hangisi daha uygunsa. Peki gerçekte ne mi oldu? Açın yine ana akım medya kanallarına bakın. Gerçeği mi gördüler acaba bir anda? Holdinglerinin üzerlerine nur mu indi? Sanmıyorum. Sanan varsa duyulur tabi saygı.

26 Kasım 2010 Cuma

Sabaha Karşı İdil'ê yardım ettim

Aslında her şey benim aşırı meraklı olmamla başladı, benim açımdan. İdil içinse günlerdir sürüyormuş. Msne girdim, hişt yaptım. Borçlı çıktım. İyiki de çıktım. Önce bir blog yazısı, sonra da daha da zorunu yaptım sanırım. En azından içime sindi dedi. Saat 05,35 ve uyku zamanımız gelmiş çoktan.


'Kardelenin belli bir hikayesi yok aslında bilinen aşk öykülerinden başka. Doğaya karşı direnişi başlı bir sembol olan bu minicik çiçek, beyaz örtüler içinde doğar, büyür ,serpilir ve kahraman olur ama asla ölmez. Çünkü direniş hayatın ta kendisidir. O kar tanelerinin içindedir...'

Tabi bir de ne için yazdık bunu diye soran olur, benim de aklıma uykudan önce geldi bu soru. Sürpriz olsun yarışmanın adı da. Karşılığı rakı-balık olacakmış, İdil öyle diyor.

14 Kasım 2010 Pazar

Tatil Başı

Genç Kırmızı'ya gidiyorum. Yani aslında bavullar toplandı, şimdi acaba tren kalkacak mı, yoksa benden önce mi hareket edecek diye bekliyorum. Şöyle ki, okuldan kalabalık bir güruh talip oldu GK'ye. Haliyle eleme usulü olacak her şey. Açıkçası korkum yok benim okul içindeki elemeden. Gel gör ki, benim o ödüle ihtiyacım var. Kendime güvenimi tekrardan yakalamam için. Belli bir şey bu; stajlarım ve Portfolio bittiğinden beri bir duraklama dönemindeyim. Şimdi ben, son demlerimde bir şeyler daha yapmalıyım. 1 yada 0. Bunun için giriyorum yarışmaya. Umarım iyi de olacak.

31 Ekim 2010 Pazar

Wtf?

Pazar sabahı yaşadığım ilk hadise ekran kartının nalları dikmiş olması. İyi bir pazar günü olabilirdi, olamayacak sanırım artık. Neyse, birazdan Göksel buralarda olacak. O haliyle evden çıkartmayı başardım. Yıllar sonra ilk kez geliyor evime. İlk gelişleri gibi olacak tıpkı, bilgisayarda çözemediğim işler bakanı olarak. Dün, önceki günlere göre sakin bir cumartesi geçirdim. Sarphan'ı alıp, The Social Network'e gittik. 2 saat boyunca merak etmediğim insanların hayatını izledim, sırf bir iletişimci olduğum için. Belki yazılımcılar ve iktisatçılar da ilgilenebilirdi filmle. Blog yazmayı günlük hale getirmem konusunda verdi gazı bana. Göreceğiz neler olacak?

29 Ekim 2010 Cuma

Durum Güncellemesi

Yepyeni belalarım var şu sıralar. Daha önce nasıl atladıysam diğerlerinin üzerinden, bunların da üzerinden geçeceğim hiç şüphesiz.

Tarihe not düşüyorum.

1 Eylül 2010 Çarşamba

12 Eylül İçin Bir de Ben Yazdım

Her bir madde için teker teker açıklama yapacak birikimim yok. Yaz dönemine ve özellikle referendum öncesi son virajda tatil yapabildiğim zamanlara denk geldiği için kamuoyu yoklamaları da ilgimi çekmedi. Şunu biliyorum ki, çevremde en marjinal insanlar bile ‘olm 12 eylülde oy verip n’apıcaksın, nasıl olsa evet çıkacak’ diyorlar. Belirli bir umutsuzluk var yani muhalefet cephesinde.

Konuşabileceğim, az da olsa fikir sahibi olduğum noktalar pek az. Hem öyle bir noktaya gelindi ki, referandum hakkında herkes doğru-yanlış bir şeyler sallama derdinde. Kimi sınırsız özgürlüğün geleceğini, kimileri de maaşların düşeceğini, insanların hem sosyal hayatlarında, hem de ekonomik yönden zarar göreceklerini iddia ediyor. Sonucunu göreceğiz hep beraber. Başarılı olabilirse sevgili insanlarımızın maddeleri teker teker okuması gerekiyor. Spekülasyonlar geleceğimizi kurtarmıyor. Buna göre partizanlıktan uzak bir şekilde sandık başına gidilmesi herkesin hayrına olacaktır.
Çok uzatmadan herkesin yaptığını yapacağım, olası seçim sonuçları hakkında atıp tutacağım. Yalnız herkesten farklı olarak kişisel gözlem ve görüşlerimi de aktarmaya çalışacağım işkembemi kullanırken.

Öncelikle 'evet' çıkma ihtimalini kuvvetli bir şekilde öne çıkaran üç neden var; özgürlük söylemi. Öyle ya da böyle, doğru ya da yanlış, mevcut hükümet döneminde demokratikleşme hamleleri yapıldığı öne sürülmekte. Öyle olmasa bile, bu iddia yıllardır sindirildiği için topluma durum böyleymiş gibi görünmekte. Yani Türkiye'de demokratikleşmenin bir numaralı adresi olarak hükümet gösterilmekte. Bununla beraber 12 Eylül 1980 travmanın başlangıcıdır Türkiye yakın tarihi için. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı, o güzel insanların gittiği, esas gitmesi gerekenlerin ortalıkta bir şekilde cirit attığı, korkunun tavan yaptığı, insanların adeta 'uysal koyun' olarak yetiştirildiği, yüzlerce insanın işkence gördüğü, onlarcasının işkencelere dayanamadığı karanlık, çok karanlık bir dönem. Tarafsız olmamaya çalışırken 'our boys'u es geçmek haksızlığın en büyüğü olur herhalde. Özetle işkence görenler; bir dönem birbirini öldürmeye and içmiş insanların bir kısmının da ortak paydası işkencelerle gelen darbenin anayasasına karşı durmak, bir şekilde hesaplaşmak niyeti var. Bu da muhalefetin ufak da olsa bir kısmının çatırdaması demek. Hem 29 mart seçimlerinde muhalefet partilerinin toplamının o dönemki AKP'ye anca yetişmesi de ufak gibi görünen kısmın aslında muhalefet için ne kadar anlamlı olduğunu gösteriyor. Üçüncü ise nefret dahi edilse de kabul edilmesi gereken RTE faktörü. Bugün herhangi bir siyasetçinin başarılı olamayacağı kitleleri peşinden sürükleme gücü var kendisinin. Bu referandum öncesi taraf olmasa dahi, çaktırmadan göstereceği bir parmak işaretiyle evet diyecek pek çok kimse vardır.

Öte yandan hayır kısmı biraz daha karışık. Henüz taze başkan Kılıçdaroğlu, seçim zaferinin keyfini süremeden yollara düştü. Seçildiği günden beri dolaşıyor ülkeyi. Insanların onu tanıması, güvenmesi gerekiyor. Henüz o fırsatı bulamadı, zira referandum pakedinden çıktı kendisi adeta. Genel başkanlığa gelir gelmez hayır diyerek yollara düştü. Bu seçim kendisi açısından bir kıstas olarak alınmamalı diye düşünüyorum. Partisinin oy oranını arttırmış olabilir sadece adıyla. Ancak olaya partizanca bakmayan seçmenlerini, en azından bu oylamada, kaybedecek gibi duruyor. Öte yandan MHP cephesinde bana kalırsa işler biraz daha karışık. 12 eylül mağdurlarının bu seçimde evet deme ihtimali var. Kimbilir belki bu seçimden sonra uzun vadede parti içi bir çatlak oluşur. Belki ufak bir ekip partiden ayrılabilir de. Yine de sağlam bir duruşu olacağını sanmıyorum MHP seçmenlerinden.

Kilit parti her zaman olduğu gibi BDP olacak. Daha doğrusu bu misyon ilk kez BDP adını taşıyacak. Boykot var gibi ufukta. Ama son anda bir manevra görebiliriz bu partiden. % 6, seçmen sayısının yarısını kıstas alan bir seçimde çok önemli olacaktır. Benim en merak ettiğim şehirler BDP'nin birinciliğe oynadığı bölgeler. Bu bölgelerin önce açılacak olması seçim gecesi heyecanını biraz erken bitirecek olsa da, yine de BDP'nin tam olarak duruşunu göreceğiz. Bir ihtimal iki 12 Eylülü kıyaslayıp, kendilerine daha uygun olanı tercih edebilirler. 1980'i tercih edebileceklerini ise hiç sanmıyorum.

En nihayetinde %50 kıstassa eğer ve elimizdeki son resmi veriler de 29 mart seçimleriyse, o günden bu yana yaşanan ana değişiklikleri de elimden geldiğince yukarıda belirtmeye çalıştıysam, Evet oylarının %50'yi görmesi zor da olabilir. Kimse henüz zaferini yada yenilgisini ilan etmedi. Çok güçlü bir AKP, karşısında da güçsüz bir muhalefetle %47 oy aldı. Şimdi AKP'nin o günkü oyları erimiş vaziyette. Muhalefet de o günkü kadar berbat değil. Kemal Kılıçdaroğlu adı halk için ilginç bir şekilde önemli. Yani çoğunluğun kafasını karıştırdığını iddia edebilirim. Buna nefret edenleri de dahil. Herkes gördü Melih Bey'i canlı yayında nasıl dağıttığını. Kolay değildir Melih Gökçek'i söz düellolarında alt edebilmek. Evet çoğunlukta çıkar, ama %50'yi geçmekse amaç %49,9 da işe yaramayabilir. Her şey bir boykota bakıyor. Ne ilginç değil mi kaderimiz? Seçime dahil olmayanlar muhtemel sonucu belirleyecekler.

Okumak, merak edip okumak, duyduklarının gerçekliğini sorgulamak lazım hayatta. Sonra iyi-kötü verin kararınızı.

27 Ağustos 2010 Cuma

'P' İçin Bir Şeyler Karaladım

Kafamı kurcalayan şeyler var son zamanlarda. Uykusuzluğum bundan kaynaklı sanırım. Oysa birkaç ay öncesine kadar uyumak zor değildi. Şimdi ise hayat kaçıyor, yetişebilmek lazım hayata. Bir zamanlar, bir yerde uyumak yerine kısa süreli olarak organlarının çalışmasını durduran Tibet’li rahiplerden bahseden bir şeyler okumuştum. Ne güzel fikir ama.

Başlık bulmak zor, şaşaaya gerek yok. Vücut her şeyi anlatıyor zaten. Kelimeler gelip gidiyor kafamda. Düşüncelerim rahatsız ediyor, ya da rahatsız edici düşüncelere sahibim. Her şeyin başı şimdi. Dün gecenin şimdisinde yazsam belki daha güzel yazardım. Affedin beni.

Dünyanın en kötü eğitimini mi almak istiyorsunuz? Kıçınızın acımasını mı istiyorsunuz saatler boyunca? Ezberlemek yerine dünyanın en zor işi olan benimsemek mi istiyorsunuz bir şeyleri? Huzurunuzu kaçıracak, sizi zorlayacak düşüncelere mi saplanmak istiyorsunuz? En nihayetinde reklamcı mı olmak istiyorsunuz? Şansınızı deneyin, herkes reklamcı olabilir. Zor olmadığını ufak bir araştırmayla göreceksiniz zaten. Hatta ziyaret bile edebilirsiniz. En fazla mavi hapla gördüğünüz dünyaya dönersiniz.

Ama ben ne karalıyorum bakın; derdim P’yi anlatmak değil. P’yi merak edersen o her yerdedir. Zaten mevzu onu merak etmek değil. Gidersin, görürsün, tek merakın oysa geri dönersin. Ben de gittim kırmızı hapı yuttum, hem de susuz. Kursağımda kaldığı da oldu. Ama çıkartmak istemedim. Hani rahatsızlıkla başladım ya cümlelerime, bir sıkıntısı olmayan insanın neyi başardığı görülmüş ki? Merak önemli bir konu. Hayatın sırrı bu da olabilir belki. Hani bizim kültürümüzde var ya başına gelen şeylerin yüzde ellisi meraktandır diye. Siz her duyduğunuza inanmayın işte.

Kötü oldu, sırası bozuk cümleler arka arkaya geldi sadece. Rezil olabilirim, olayım. Gerçek şu ki, en sonunda var olan tek şey ölüm. Bunu kabullenmek de bir meziyettir herhalde. Basit, sıradan olabilir ama hayata dair fikri olmayan tonla pırıltılı kimsenin yanında değeri var. Bundan sonra daha iyi rezil olmalıyım.


O kadar çok şey var ki, her şeyi anlatamıyor insan. Siz, bu sıradan karalamayı okuyan şanssızlar. Yaşadığınıza şükredin. Rahatsız kalın ki, uyuşmayın.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Geri Dönüş

Deniz Baykal nasıl bir adamsa artık, kendisi hakkında çiziktirdiğim son yazıdan sonra bir daha blod dolduracak halim kalmadı. Şaka bir yana, vaktim de olmadı pek. Aslında şu anda da vaktim yok, yapmamalıydım bu kaçamağı. Ama yazmak lazım. Daha çok yazmam lazım. Finaller uzun bir zaman diliminde geçti. Takvim üzerinde 10 gün gibi görünse de, ömrümden çok daha uzun bir zaman çaldı. Sonra ben ne yaptım? Sanki haftalardır tatil yapabiliyormuşum gibi, her şey bittiği anda geldim İstanbul'a.

Taşı toprağı altındır İstanbul'un. Yeşilçam bize böyle öğretti burayı. Yani yerini yurdunu bırakan şanslı olacaktı. Hani uğraşmaya gerek yoktu. Eh biraz da çakal oldun mu, mankenler sevgililerin, iş adamları da golf arkadaşların olacaktı. Yok, zengin olma hayalleriyle gelmedi kimse buraya aslında. Yeşilçam bize dediki, buraya gelen başlık parası için gelir. İnandırıcı mı? Başlık mı kaldı, yada o parayı toplama derdinde miyim? Sanmıyorum. En azından sevdiğim kızın babası bu fikriyatta değil. O zaman neden ben saniye bile durmadan atladım geldim? Ben söyleyeyim. Ben buraya ben olmaya geldim. Geri dönüşüm, yüzleşmem ve başarmam için.

Tatilsiz yaşamak çok zor. Bende durum şu şekilde cereyan ediyor; pazar günleri şanslıysam boşum. Evet, haricinde bir dinlenme vaktim olmuyor. İki şey var; biri Cpartner stajı. Burada mutluyum, ama kafamda hep diğer iş var; reklamcılık. Bunun için de didiniyorum cumartesileri. Portfolio, yaratıcı reklam eğitimi. Zor, acımasız, bazıları o kadar da acımasız dese de hayat acımasız. Kendimden biliyorum. FT ile eğitimden önce iki kez görüştük. Birinde tüm sınıfı silkelerken bende ışık olduğunu söylemişti. İkincisi mülakatta oldu. 2 saate yakın kaldım ve totalde 5 dakikalık bir mülakat oldu. Siktiri çekmeden önce yırtıcı olmamlı, savaşmamı istedi benden. Bu benim hayatımdı. Bulabildiğim her yere bunu yazdım, söyledim. Ben bugün savaşıyorum. Dün de savaşıyordum, yarın da savaşıyor olacağım. Biraz yorucu ama şikayetim yok şimdilik. En azından ileri boyutta bir şikayetim yok.

İkinci dönüşün üzerine yazdım ben bu kadar yazıyı. Şimdi daha güzel bir hayat için başlamalıyım bir şeylere. Sonra değil, şimdi!

8 Haziran 2010 Salı

Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da

İstanbul’da yağmur var. Yağmur denebilir mi bilemiyorum açıkçası. Anlatıldığı kadarıyla bir afet mevzu bahis. Izmir’de artık yok o yağmur bulutlarından. Günlerdir kapalıydı hava. Izmir sıcağının çözülmesi harika. Yağmurun da yağması güzel. Ama en güzeli o günlerden esen çocukluk hatıraları herhalde.

‘Bu sabah yağmur var İstanbul’da’

1984 yılında bestelenmiş, yada yayınlanmış mı denir bilemedim. MFÖ’nün her daim harika olan bestelerinden ilk sıralarda yer alan bir parça. Ben, bunu en çok Okuma Bayramı öncesinde dinlediğimi hatırlıyorum. Ses, koku herhalde geçmişi en çok çağrıştıran öğelerdir. Işte bu ses bana o günleri hatırlatıyor. Hani hafızamda özel bir yer edinmişliği yok tüm o anıların. Çoğunluğu silindi gitti bile. Dile kolay, 15-16 sene olmuş. Aslında hafızama güvenirim, ama iyiki de geriye kalan tek şey ’Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da’ olmuş.

Çok da kurcalamanın anlamı yok zaten anıları. Annemin gençliği, dedemin dinç olduğu yaşları, ananemin bütün evi altüst edip bir de bana bakabildiği yılları hatırlamamam lazım. Iyi zamanlardı onlar.

Ve kapanış da şöyle olmalı belki de;

’Şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki...’

Bir İstek

Uzun zamandır kendim için bir şeyler yazma fırsatım olmadı. En azından hayatın bana bu fırsatı verdiğine inanmıyorum. Insanlar çoğu zaman, ortada belirli bir sorumlu yoksa, ve diğer sebep de kendileriyse, işte o sorumluluğu üstlerine almıyorlar. Işte ben de o durumdayım şu anda. Zamanımın olmaması ve hatta çok uzun zamandır neredeyse her hafta bir şeylerden not almamın bir yere kadar bahanesi olabilir. Ama şimdilik bu gerçeği düşünmek yerine, kaderime razı olmayı tercih ediyorum.

Savaş, her yerde savaş. Bu benim hayatım. Başkalarının ve belki çoğunluğun hayatı bu şekilde değil.

‘Onlar bilmez, bakarlar yüzüme’

demiş Mor ve Ötesi bir zamanlar.

Kendi hayatımdan şikayetçiyim, kimse istemezdi buna benzer bir şeyleri. Daha kötüleri yok demek haksızlık. Ama umduğum kadar iyi olamamak, akla gelen her konuda, beyin yiyen bir örümcek gibi. Solucan daha uygun elbette PF öğretilerine göre.

Diğerlerinin hayatlarına gıpta ediyorum yine de. Yani, bazen öyle olaylar yaşıyorlar ki, zor zamanlarında bile bir şekilde gülebiliyorlar. Bir çeşit komedi dizisi gibi, en azından. Geride anlatabilecekleri bir hikayeleri oluyor. Ben ve benim gibilerin de bu hayatta yekpare şansı, başımıza gel-e-meyen o komik hikayeleri yazabilmek. Bir şansım olsa yine de ilkini seçerdim. Gördüğüm kadarıyla ikincisinde de çok başarılı değilim. Belki ortalama üzeri bir hayalgücü, ama sıfıra yakın bir yazım yeteneğim var. Soyut kavramlar üzerinde kafa yorabilirken, iş somuta bağlandığı zaman hayatım zora giriyor.

Saat 4. kendi kafamı şişirmemeliyim günlük hayatta hiçbir işime yaramayacak kavramlarla. Belki başkalarının kafası şişer. Orası ayrı elbette.

Derdim senaryo gibi olmasıydı her şeyin. Elbette bir Truman Show değil beklentim. Planlanmamış, ama komediye dönük bir hayat. Sanırım bunca sene sonra bu kadarını haketmişimdir.

Hepsi bu…

18 Mayıs 2010 Salı

Deniz'in Sonu mu?

Sıcağı sıcağına yazdığım bir yazı. Aradan bir hafta geçmiş, sanıyorum ki bana kapak olacak. Olsun da zaten :)

Türkiye siyasetinde etik tartışmalarını tamamen geçtik ya da geçtiğimizi sanıyorduk ki, geçen Perşembe akşamı daha da kötüsüyle karşılaşıldı. Hizipleriyle olduğu kadar, seviyesiyle de tanınan Deniz Baykal’ın yayınlanan uygunsuz görüntüleri neredeyse anayasa tartışmalarını bile bastırdı. Hiç tartışmasız, temmuz sonunda oldu bittiye getirilecek bir referandumumuz var. Bununla beraber, CHP’nin de meclisten geçen yeni anayasayı bir üst mahkemeye taşımaya niyeti vardı. Siyaset gerçekten karışık.

Ama diğer taraftan bakıldığı zaman, Baykal seçmen tarafından istenmeyen bir adamdı. Öyle ya, halktan kopuk yüzlerce adamın ısrarla seçtiği bir liderdi. 80′lerin sonunda filizlenen sosyal demokrat hareketin kökünü kazıyan kendisiydi. Solu böldüğü, Ankara ve İstanbul’u 94 yerel seçimlerinde Milli Görüş’e nasıl kaptırdığını aklı başında insanlar biliyor. CHP’nin ilk genel seçimlerinde başarılı olacağı sanrısıyla, dönemin başbakanı Tansu Çiller’i de erken genel seçime zorlayan kendisidir. Bilineceği üzere sosyal demokratlar (DSP, CHP) hezimete uğrarken, Milli Görüş geleneğinden gelen Refah Partisi’nin de tavan yaparak birinci çıktığı seçim budur. Velhasıl, küçük gölün büyük balığı olma sevdasında olan kendisi, AKP’nin 8 yıllık iktidarında da etkin bir muhalefet gösteremeyerek, iktidar partisinin oylarının rekor düzeye çıkmasının sebeplerinden biri olmuştur.

Çevresinde yer alan yaşlı ve statükocu siyasetçilerin kör politika yaptığı bir parti haline getirdi Cumhuriyet Halk Partisi’ni. Aynı zamanda halktan kopmayı başlattığı gibi, tamamen elitist bir tabaka haline gelmesini de sağladı. Özellikle 2007 seçimlerinde halkın gerçek ihtiyaçlarını gözardı ederek, Laiklik ve Atatürkçülük üzerine seçim kampanyası yapması, o dönem AKP’nin oldukça işine yaramış kritik hatalardandır.

Deniz Baykal’ı eleştirirken konudan kopmamak da gerekir. Özel hayatı teşhir, muhtemelen de şantaj olan bu hadisenin sonuna kadar takip edilmesi gerekmekte. İnancım, Deniz Baykal ve partinin bu işin peşini bırakmayacağı yönünde.

Öte yandan Deniz Baykal zehrini de saçtı giderken. Arkadaş çevrelerinde her daim bahsedilen, ’dünya yıkılsa AKP’den bilecek’ geyiğini bir kere daha gerçekleştirdi. Muhtemel bir komplonun iktidar partisinin elinden çıkacağını belirtti yaptığı basın toplantısında. Mümkün görünmüyor; zira Deniz Baykal’ın varlığı her daim AKP’nin işine geliyor. Çok iyi biliniyor ki, büyük bir kitle kendisinden ötürü CHP’ye oy vermiyor. Oyunu veren de isteksiz basıyor damgasını pusulasına. Velhasıl, AKP bu derece saçma bir hareket yapmaz. Üstelik, Erdoğan’ın ilk tepkisi de videonun kaldırılması yönünde. Sağduyulu bir siyasetçinin vereceği karar budur elbette, ancak iktidar partisi içerisinde yaşanan panik havası da Baykal’ın geri dönmesi yönünde. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz; Fenerbahçe tribünlerinin her seçimde rahmetli Canaydın’ı desteklemesi gibi.

Şahsi kanaatim ise, Derya Sazak ile aynı doğrultuda. CHP içindeki muhalif kanatın, büyük bir komplosu hiç de yabana atılacak bir durum değil. İlerleyen günlerde göreceğiz elbette bunun sonucunu. 2009 yerel seçimlerinde Gürsel Tekin ve Kemal Kılıçdaroğlu, parti adını kullanmadan, büyük bir heyecan kazandırdılar. Görüldüğü üzere bu ikili halktan kopuk tanımını tamamen ekarte ediyorlar. Bu da aslında Baykallı CHP’nin halk üzerinde yarattığı tahribatın iyi bir örneği. 94 yerel seçimlerinden beri Milli Görüş’ü bu derece zorlayan bir sosyal demokrat aday ve hatta aday çıkmamıştı. Bununla beraber, İstanbul’da yaşanan şaibeli sayımın da, seçmen üzerinde yarattığı güvensizlik duygusu var. CHP, eğer Baykal’ın değil de, iddia ettikleri gibi Atatürk’ün partisi olduğunu kamuoyuna kanıtlamak istiyorsa bu pisliğin üzerine Baykalsız bir temek inşa etmelidir. Ne yazık ki, partiden gelen haberler ise tam tersini; Baykalla devam edileceği yönünde.

İki hafta sonra olağan kurultay var. Baykal tekrar seçilecektir, bir anda yaşanan tüm sevinç patlamaları içeride dizgilense iyi olur.

23 Nisan 2010 Cuma

Bir Dolu Kuş ve Leylek

Her sözü söyleyen atalarımızın, küfür ihtiyaçlarını giderebilecekleri cümleler de türettiğini biliyoruz. Herbirini teker teker saymaktan yana değilim açıkçası. Lakin annelerin pul biber süreceği ağızlara sahibiz. İçerisinde pek çok kuş ve ayrı olarak leyleği barındıran söz de buna dahil. Bilindiği üzere her kuşla münasebet kurup, leylek kalıyor geriye. Sanıyorum ki, leyleği de ben gördüm bir süre önce. Ne zaman gördüm bilemiyorum, açıkçası bundan sonra uzun bir süre de görmek istemiyorum. Tabi istediğim gibi gitmeyecek işler bunun da farkındayım. Zaten taleplerim konusunda pek de şanslı sayılmam.

Mart ayı eğlenceliydi elbette. Mart ayının ilk günlerini Ankara'da geçirdim. Orada geçireceğim son kış olacakken, bir devam filmi niteliğinde Su'yum gitti okumaya. Öyle görünüyor ki, Ankara beni biraz daha çekecek gibi kendine. Oysa çok da bayılmıyorum 2000ler Ankarasına. 1996 şubatında hangi sinemada olduğunu bilemesem de, Space Jam izlediğim, sonrasında da kuzenimle film karakterlerinin oyuncaklarını oynadığım o soğuk ve beyaz Ankara yok. Dip not düşmem gerekir ki, markanın faydalarından biri de bu; Looney Tunes ve buna bağlı olarak Warner Bros'un karakterleri, oraya buraya basılabiliyor. Bu şekilde gelir de elde edebiliyor firmalar. Marka yönetimi dersinden bir not ekledim, umarım bir gün daha faydalı işlerde kullanabilirim bilgilerimi. Her neyse, dediğim üzere eski Ankara yok. İzmir çocuğu olarak masallar diyarıydı 90larda Ankara. Yine Melih vardı ama bütün şehir 'Dark Side'a geçmemişti o zamanlar. En son 2000lerin başında gitmiştim, önceki seneye kadar gitmemeyi tercih ettim. Bambaşka bir şehir buldum karşımda. İyi değildi pek çok şey. Her neyse, mevzu siyaset değil. Bu güzel tatil sabahında çirkin, kirli şeylerden bahsetmek zorunda değilim. Aslında yazıya da gülerek başlamıştım, nereden bağlarım tekrar gülmeceye diye bakıyorum şimdi.

Sonra ertesi hafta oldu; İstanbul'a yol aldık. Bence bu da bir çeşit masaldı. Yolculuğun başından son gününe kadar her şey harikaydı. Leylek etkisi, henüz döner dönmez kendini gösterdi. İzmir'e ayak basar basmaz, İstanbul'dan bir telefon, 'pat' staj görüşmesi. Asla tepemeyeceğim bir fırsattı bu. Tepmedim de, daha dönüşümün birinci haftası dolmadan, leylekle aynı irtifaya çıktım. Bu kadar aksiyona, yorgunluğa vücudum da dayanamadı zaten. Uzun süreli bir yatalak hali geldi.

İyi başlayacağına inandım, kötü bitti. İlgimi sadece leylek mi çekiyor bu hayatta allahaşkına?

20 Nisan 2010 Salı

Biz Bir Ara İstanbul'a da Gittik

Bir meclisi taşımadıkları kaldı. Onu da, değil anayasayı anca devleti değiştirerek başarabilirler. Geri kalan her şey için İstanbul. MasterCard için geçerli olan pek çok şey İstanbul için de geçerli. Hele doğma büyüme bu coğrafyaya ait olanlardan bir kısmı dahi hala başkent olarak İstanbul’u sayıyorsa, önemini biraz daha anlayabiliyoruz. Dedim ya, her konuda İstanbul’da olmak, yaşamak, öğrenci olmak bir adım öne geçiriyor insanları. Hele bir de İstanbul’a uzak bir şehirde, İletişim okuyorsanız uzun bir koşu tutturmayı mecbur kılıyor aradaki farkı kapatmak için.

İzmir Ekonomi Üniversitesi, İletişim fakültesi öğrencilerinin bu koşusunu bir miktar kısaltmak için çaba sarfediyor. Elbette çabası coğrafi açığı kapatmak değil. Sektörde parmakla gösterilen kimseleri İzmir’e getirtebilmek büyük başarı. En nihayetinde kimsenin hedefi birkaç kişiye yayın yapan bir medya kurumuna kapak atmak değil. Ya da yatak odasından daha büyük olmayan bir büroda fikir üretmek. Okul, İstanbul’dan getirilen hocaların yanısıra, İstanbul’a da götürüyor öğrencilerini. Bu şekilde öğrencilere, sektörü tanıma fırsatı sağlanıyor. Bu sene 8-12 Mart arasında sektöre misafir olduk, İletişim fakültesi öğrencileri olarak.

Pazar gecesi saat 11’de okul bahçesinden kalktı servislerimiz. Umulandan daha ufaktı servislerimiz. En başta çok da sıkıntısını yaşamadık bunun. Ayrıca Medya ve İletişim bölümünün en fazla yarısı kadar olduğumuz için, biz Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümü, zaten ufak olan servislerden daha da ufağına geçmek durumunda kaldık. Üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra bile 'her şeye rağmen güzeldi be!' diyebilmemizin sebeplerinden biri de belki küçük servislerdir. Kim bilir?

İzmir-İstanbul yolculuklarında pek kolay rastlanmayacak bir sürede varıldı Taksim'e. Az daha zorlasaydık, ilk durağımız olan Reklamcılar Derneğine elimizde bavullarla misafir olabilirdik. Tabi bu gecikmenin en büyük sebebi iki otobüste de birbirinden bağımsız yapılan 'yol eğlenceleri' olarak gösterilebilir.

Reklamcılar Derneği, biz reklamcı adayları için faydalı olabilirdi, eğer bölümü temsil edenlerin neredeyse tamamı uyumasaydı. Şahsım adına, yeşil çayın ne derece uyku getirdiğini o gün gözlemlemiş oldum, uyuyarak. Yine de orada neden bulunduğumuzun bilincindeydik. Inanıyorum ki, reklamcılar derneğinde öğrenilenlerin bir kısmı kafamızda yer etmiştir.

İkinci gün, sabah Şişli'de Leo Burnett'teydik. Kendi adıma söylemem gerekirse dikkatimi en çok çeken yerdi orası. Gerek küresel bir reklam gücü olması, gerekse reklam sektöründe yer almak istemem bunun başlıca sebeplerindendi. Yorucu bir ilk günün ardından, kısa bir uykuyla dursam da, tıpkı o meşhur çizgi filmdeki gibi göz kapaklarıma kürdan/kibrit gibi aparatlar yerleştirerek bütün dikkatimi sabahtan harcadım. Leo Burnett'i sanıyorum ki anlatmaya gerek yok. Kendimden katabileceğim ek bir bilgi ise, bir gün orada olmak isteyeceğim yolunda. Umuyorum ki olur.

Akşamüstü Zarakol İletişim Hizmetlerini ziyaret ettik. Nejla Zarakol büyük bir incelikle kendi bulunu görüşmemizde. İlk ağızdan alınan bilgiler her daim doğrudur. On küsur öğrenciyi, onca işi arasında ağırlayan Nejla Hanım'ın insanlığına hayran kalmamak elde değildi bu davranışından dolayı.

İstanbul'a gidip de, nimetlerinden faydalanmamak olmaz elbette. İzmir'de daha özgür olunabilir belki. Bunu reddetmek saçmalık ama hayatı da kaçırdığımız gerçeğini gözardı etmemek lazım. Salı gecesi pek çoğumuz için, en azından orada olanlar için, ki Nardis Jazz bar oluyor burası, unutamayacağı bir gece oldu. Jehan Barbur'u canlı dinleyebilen kaç İzmirli vardır ki? Işte biz o şanslılardanız sanırım.

Çarşamba günü kıta değiştirdik. Anadolu'da Eti'nin pazarlamasını ziyaret ettik. Daha önce en sağlam rakibinin bünyesinde olmasa da, adına birkaç kez çalıştığım için Eti değişik bir deneyim oldu benim için. Ziyarete giden ekip için asla unutulmayacak sarı paketleriyle güzel bir gündü. Orada bulunanların pek çoğu pazarlamayla ilgilenmediklerinden olsa gerek, bizden umdukları performansı aktaramadık sanırım. Ama bazen sadece tanışmak bile mutlu ediyor insanı. Akşamında ise Haluk Mesci ile Çiçek Pasajı'nda yemekteydik. Fotoğraflar anlatıyor olsa gerek gecenin güzelliğini. Gecenin bir başka boyutu da eski mezunlardan bir kısmının da bulunmasıydı. Kafa karışıklığının had safhada olduğu bu günlerde, onlarla sohbet edebilme fırsatını yakalamak da şansımız oldu.

Perşembe sabahı, önceki gecenin yorgunluğu henüz üzerimizde dururken Mccann Erickson'daydık. Uzun süren, iki saatlik iki dev sunumdan sonra Milliyet'e gidiyorduk ki, Viki Habif'in acele toplantısından ötürü iptal etmek zorunda kaldık bu ziyareti.

Cuma sabahı otelin önünden son kez yola çıkarken, hedefimiz Çocuklar Reklam Ajansıydı. Caddebostan'a doğru yol aldık. Hedefi reklam olmayanlar için kolay değildi son ziyaretimiz. Ferhat Tümer'le tanışmak ise benim gibiler için büyük şans.

İnsan iyiden iyiye kendisini İstanbullu hissediyor uzun süre kalınca. Ayrılması da zor oluyor elbette. Bir daha gidilmeyecek yer değil İstanbul. Önemli olan geleceğe ait kara bulutların dağılması. Geziye katılanlar, kalanlara göre derslerinden olmuş olabilir. Telafisi mümkün bu derslerin bir şekilde. Hatta pek çoğunun telafi dersi oldu da. Dersler geri dönebiliyor sonuçta. Ama İstanbul'a gelmeyenlerin kaçırdığı şeyin telafisi olur mu bilinmez. Baştada dediğimiz gibi. İzmir'de yaşıyorsanız eğer ve iletişim fakültesi bünyesindeyseniz hayat zor. Sektörün içerisinden kimselerle tanışabilmek, yeri geldiği zaman gelecek hakkında kafa karışıklığını daha fazla yaşamak da büyük bir şans. Bu sene , kısa bir sürede; reklamcılar derneği, biri butik olmak üzere 2 adet reklam ajansı, 1 adet iletişim hizmetleri sunan ajans, 1 adet pazarlama departmanı ve son olarak da 1 adet medya satınalma ajansına ziyarette bulunuldu. Kendi yolumuzu çizmede büyük bir adım oldu bu gezi.

23 Mart 2010 Salı

Özhan Abi...

Spordan çok bahsetmekten yana değilim. Yazıya dökecek bir birikimim yokmuş gibi geliyor. Ne kadar doğrudur bilemem elbette. Yine de deneyeceğim.

Ben tuttuğum takımın en başarılı olduğu günlerde doğdum. Ben büyüdüm, başarılar, kupalar gördüm. Çocukluğumda da birkaç sene haricinde hep mutlu etti tuttuğum takım beni. 12 yaşındayken mutlulukların en büyüğünü yaşattı bana. Tam iki kez. O zamanlar daha iyi bir Galatasaray taraftarıydım sanırım. Şimdi küskünüm biraz. Hayatta her şey karşılıklı. Karşılıksız sevmek için yaratılmamışız. Ben de beni nasıl mutlu edince seviniyorsam, mutsuz yapınca da sinirlenebiliyorum ve seri halde mutsuz edince küsebiliyorum işte. 90ların sonu ve 2000lerin başı. Galatasaray’ın şaşalı dönemi. Sportif başarılar var, ama mali bir başarı yok. Kulübün içerisindeki kara delik gittikçe büyüyor. Sonra bu şaşalı dönemde Faruk Süren kendi davaları sebebiyle, kulüp prestjini etkilememek amacıyla başkanlıktan ayrılıyor 2001 temmuzunda. O dönemlerde Telsim forma sponsoruydu Galatasaray’a. Cem Uzan talip oldu başkanlığa, seçilemedi. O da kızdı, yırttı ve attı sponsorluk anlaşmasını. Mehmet Cansun geçici başkanlığa seçildi. Amacı mart 2002’de yapılacak kongreye kadar kulübü idare etmekti. Abdülrahim Albayrak gibi renkli bir sima vardı ekibinde. Aslında kendisini henüz dün sabah anmıştım. Iyiydi, taraftar severdi ama yönetimlere dahil olamadı bir daha.

Sonra mart 2002. ayın 22si olsa gerek. Özhan Canaydın seçildi. Tanımıyordum pek kendisini. Yaşlıydı da. Gerçi ak saçlı olmak, yaşlı olmak değildir elbette bilirim. Ama durağan olacaktı dönemi belli. Vaadi aklımızı almıştı başımızda. ’Taraftarın gönlünde yatan aslan’ı getirecekti. Sanıyoruz ki biz, 2002’den sonra Avrupa’da kupa kalmayacak. Oysa yokmuş öyle bir şey. Şampiyon Lucescu’yu bırakıp, Terim’i getirdikten sonra Galatasaray her geçen gün düşüşe geçti. Sportif başarısızlıklar, icralar, krizler, başarısız transferler derken 6 Kasımı da yaşadık, 5 maç üst üste yenildiğimiz 2003-2004 sezonunu da. Şimdi olsa yine celallenirim. Adamların televizyondan izlediği başarıları biz, kendi formamızla yakaladık. Ama işte kocayan kurt misali düştüğümüz durum eğlendiriyordu parçamız olamayacakları. Çok istedik istifa etmesini. Hep anladık ne istediğini aslında. Kendisini eleştiren gençlerden birine ’ben sporcuyken taraftarlar kolkola izlerdi maçı. Ben öyle bir kültürden geldim.’ derken haksızdı diyemeyiz sanırım. Ama başarısızdı işte, olmadı. Gerçi 11 mayıs 2005’te bize 5-1’lik Fener galibiyeti de yaşattı dönemi. Ertesi sezon 83 puanla söke söke alınan şampiyonluğu da yaşattı. Geç olmuştu sanki, ama o sezon onu sevilen adam yapmıştı.

2008’de ayrılacağını söylediğinde sanırım tüm Galatasaraylılar bayram etmiştir. Olamadı işte dedim ya, başarısızdı. Efendi olması, saygıdeğer olması ve dahi dünyada emsali az sayıda olan bir insan olması bizim için böbürlenilecek bir meseleydi. Ama başarıyı da özlüyorduk. Sonra zaten hastalığı çıktı. Pankreas kanseri, semptomları görüldükten sonra birkaç gün içerisinde öldüren bir lanet. Neyse ki, rutin kontrolünde görmüşlerdi organlarında sinsice ilerleyen farklılığı. Sonrasında uzun süre kayıptı. Bence görevden ayrıldıktan sonra kendisi hakkında atıp tutan kişi sayısı azalmıştır. Mevzu tamamen yönetimseldi çünkü. 22 mart 2010 Pazartesi sabahı Zaman gazetesi duyurdu ilk. Yalan olmasını bekledim. Kısıtlı imkanlarımla takip etmeye çalıştım akıbetini. Önce tamamdı artık, bitmişti. Sonrasında başhekim yalanladı. O zaman dün daha makul bir hale geldi. Insan defedince başındaki bir derdi, tamamen kurtuldu sanar ondan. Olmamış, 23.34 oldu saat, biz onu kaybettik. Güzeldi yine de Özhan Canaydın’ın varlığını hissetmek. Yani insan denebilecek kalitede bir adamın yaşaması fena bir şey mi?

Boğazda bir yumruk bıraktı kendisi. Eğer bir yere gitmesi gerekecekse illa, bize çektirdiği sıkıntılar kadar huzurlu olmasını temenni ederim. Geriye bir efendi daha kaldı. Ona bir şey olacak diy eödüm kopuyor artık.

22 Mart 2010 Pazartesi

Söyleyebileceğime İnandığım Çok Şey Var

Mesela ben en çok neyi özlüyorsun sorusunun cevabını bilemiyorum. Insan hafızasını en çok etkileyen, yada tetikleyen zımbırtılardan biridir koku. Öyleymiş yani, zamanında bir grup bilim adamı toplaşmışlar, bunun böyle olduğuna kanaat getirmişler. Gerçi pek de haksız sayılmazlar. Az once bir koku geldi burnuma. Uzaklardan geldiğini anlamak zor değildi, hani şey gibi; evin diğer ucunda yemek yapılır. Ama mutfak kapısı da kapalıdır, aspirator de çalışmaktadır. Pastırma dahi yeniyor olsa içeride, azıcık bir koku gelir evin diğer ucuna doğru. Işte demek istediğim koku buydu.

Sanırım 90ların ortasında, yalnız geçirdiğim Özbek yazlarını çok özlüyorum. O zamanlar, eğer bu derece detaylı düşünebilseydim ‘zinhar’ der, reddederdim bu fikri. Çünkü standart yaz faaliyetlerimi hatırlıyorum; hatta gün gün sayabilirim bile. Zor değil bunu yapmam, yaşadım biliyorum. Aradan en az bi 14-15 sene geçmesine rağmen unutabilmem imkan dahilinde değil. Filmi başa saralım. Günlerden Pazar. Pazar akşam üzeri. Şahin model bir arabaya üç ve buçuk olarak da ben olarak sığmışız. Tıngır mıngır gidiyoruz Urla merkeze doğru. Kulağımda sağ taraftan gelen anne sesi; ’Orda, bir köy var uzakta...’ gitmesek de, görmesek de bizim olan köyü ben çok sevmiştim. Ve genelde bu sevgiyi gözüme kaçan tozlarla sergilerdim o yaşlarımda. Açıkçası o çocuk şarkısının bana ne ifade ettiğini de hatırlayamıyorum şu yaşlarımda. Ama o zamanlar bir kapanış parçasıydı, annemle geçirdiğim hafta sonlarının. Anlatılması abuk şeyler gibi geliyor bana bunlar hep. Insanların gözüne sokmak zavallıca eylemlermiş gibi sanki. Bilemiyorum, çoğu zaman çok konuşsam da geçmişimi pek çok yakınım da bilmiyor. Seviyorum böylesini. En son birkaç ay önce sormuştu sevgilim, soruların en büyüğünü. Yani bunu en az 6-7 ay tutmuş içerisinde. O derece kapanık olmuşum. Bir insan için üzücü bir gerçek bu. Ne yazık ki, nereden bakarsan bak, hepimiz sosyaliz. Hem de hayvanız. Toplayınca sosyal birer hayvan oluyoruz. Ihtiyaç duyuyoruz bazı şeyleri dökmeye, her ne kadar olay olmasa da çoğu zaman.

’Hayatta ben en çok babamı sevdim’ diyebilecek kadar şanslı bir insan olan Can Baba’nın da dediği üzere karaçalılar kadar ufacık bir çocuktum ben. Urla Belediyesi’nin beyaz-lavicert otobüslerinin tekerlekleri kadardı boyum. Her defasında, o otobüs alıp annemi götürürken is içerisinde kalan da bendim. Sonrasında ananemlerin ne yaptığını açıkçası hatırlamıyorum. Hayır, bu bişey yapmadıklarından değil elbette. Sadece aradan zaman geçtiği için. Sayamayacağım kadar hem de. Ama mesela annemin adını yasaklatırdım tüm otoritemi kullanarak. Ananem ve bir de dedem, Pazar geceleri söz etmezlerdi annemden. Işte yol falan 45 dakika sürerdi, İzmir-Urla. Yasağın ilk dakikalarında düşerdi zaten gardım, anne ’ben geldim’ deyiverince. Sonrası herhalde şu şekilde olurdu; ya futbol albümlerindeki takımların oyuncularını bir kağıda çizer, keser ve maç yaptırırdım ya da Milliyet’in zibilyon sene önce verdiği karton maketleri bir araya getirirdim. Az önce duyduğum koku da bu kartonların kokusuydu. Nemli, uhulu bir koku işte alt tarafı. Kaç kişi için mutluluk kaynağı olabilir ki bu ikili? Benim için oldu ve yazmama sebep oldu.

Bir dönem gerçekten başarılıydım bu maket konusunda. O zamanlar henüz yazlıkta ortamım yoktu. 7-8 yaşlarında falandım en fazla. O da işte taş çatlayınca. Hatta dolabın tepesinde boş yer yoktu maketlerden. 80lerin sonunda artık en revaçta olan uçak modeli her neyse, ondan bir sürü maketim vardı mesela. Pek çok binam, bunlarla beraber Eiffel Kulem vardı. Bir yaz falan onlar orada kaldı sanırım. Sonrasında nereye gittiler ben de bilemiyorum. Ama biri evi güzel yapmaya çalışırken, benim kaç yaz boyunca uğraştığım onca şeyi gözünü kırpmadan çöpe atıvermişti. Üzülmüştüm yokluklarını farkedince. Ama o zaman da zaten eve girmiyordum sitenin ergen adaylarından biri olarak. Hiç unutmuyorum yalnız, 96 olimpiyatlarında Naim rekor mu ne kırmıştı. O gün, o haberi izlerken maketlerden birinin içinden bir kara örümcek çıkmıştı. Uzun süre dokunamamıştım o makete.

Ben bu maket mevzusuyla cumaya kadar geldim tabi. Cuma güzel günlerden biriydi, sıradan bir çocuk için. Akşamına annesi gelecek bir çocuk için ise daha bir anlamlıydı. Gündüz Urla pazarı ziyaret edilirdi. Sıkıcı bir işti o gerçi. Sıcağın alnında pek çok zerzevat alışverişi yapılırdı işte. Sonra saatler akşamüstü 5’i gösterince heyecan başlardı. Mesai bitimi yaz aylarında o saatte oluyor çünkü. Gerçi şimdi düşününce saçmaymış diyorum o saatte o heyecan için. Şöyle ki, bahsettiğim zaman dilimi İzmir Metrosundan önceydi. Bu da Bornova-Alsancak, Alsancak-Üçkuyular, Üçkuyular’dan da dolmuşla Urla’ya gelmek demekti. Bugün yapılsa bu mesafe en az 1 saat daha az zaman kaybı demek. Urit diye bir zımbırtı vardı o zamanlar. Bir de tam meydanda bir bir çay bahçesi. Genelde Urla yaşlıları orada takılırlardı. Ortasında havuz olan, ağustos böceklerinin hiç susmayı beceremediği sakin, gölge bir mekan. Muhtemelen senelerce Cuma günlerinin dinginliğini bozan tek kişiydim orada. Güneşin batmak bilmediği günlerde saat sekize doğru tamam derdim, anne görünürdü Urla garajının o taraflardan. Elinde mavi bavuluyla, sanki çok kalacakmış gibi. O mutluluğu ben şu anda bile tarif edemiyorum. Eğer hayatın boyunca o mutluluğun tarifini kolaylaştırcak bir şey bulabilirsem, hiç sakınmam paylaşabilirim. Hava kararmadan hemen önce eve gelirdik. Açıkçası, bu kadar yazdıktan sonra anneyle nasıl zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum desem, salakça olur. Ama hatırlamıyorum işte. Satranç oynardık sanırım. Cumartesi günleri de bir ara sahile inerdik. Ben denize girerdim. O da beklerdi deniz kenarında, kitabıyla. Ya da daha da önemlisi, doktora notlarıyla. Uzun bir süre doktor olmaya çalıştı anne. Sonunda oldu tabi de, işte bana bugün ne hatırlıyosun diye sorsalar ben de notlarını hatırlıyorum derim. Işte sonra da zaten Cumartesi gece başlardı o ürperti. O ’hassiktir’ anını yaşamamalı çocuklar. Bence öyle bir ürperti allak bullak ediyor çocuğu. Yani şey gibi, yarın gece yok anne yanında. Hatta tam olarak da şu; 2 sayfalık yazının başına dön oku. Işte Cumartesi gecesi, ’yarın’ kavramından bu anlam çıkıyordu. Sonra Pazar başlardı, uzakta var olan bir köyden bahseden çocuk şarkısı. Annemi loop’a aldığımı hatırlıyorum bir Pazar günü. Sanırım otobüse bindiği zaman susma şansını yakalamıştı. Bir kere de şunu hatırlıyorum; yan komşularımız vardı bizim bir ara. Evin iki tarafı da yıllarca atıl durumda kalınca, bunun altını çizmek istedim. Ne harika komşulardı onlar. Erol amca bir gün Pazartesi sabahı gitmeye karar vermiş İzmir’e. Işte annemi de davet etmiş. Içimde var olan bayram havasının tarifini de henüz dile getiremem. Tabi sonra annem ne yaptı? Saat 9’da küt devrildi, uyudu. Olsundu, yine de aynı evdeydik işte bir gece daha.


Ama ben özlüyorum o zamanları. Dedemin araba kullanabildiği günleri falan. Gerçekten güzel günlerdi, arabanın arkasında oturup öndeki koltuklar arasından güneşin batımına doğru ilerlediğimiz zamanlar. Gerçi biraz eksiktim yine. Bir varmış, bir yokmuş işte. Zaten şimdi de o zamanlar masal gibi geliyor. Gerçi hangi masal sonunda gözlerden yaş damlıyor bilemiyorum ama işte masal gibiydi sanki, buradan bakınca en azından. Orada bir köy varmış, gitmesek de, görmesek de bizimmiş. Öyle deniyor. Sanırım hiçbir zaman göremeyeceğim o huzuru. Isterdim görebilmeyi ama.

Cemal Süreyya’nın babası öldüğü zaman yazabildiği sözleri varmış. O da şanslı adammış. Sizin babanız öldü mü, bilemiyorum. Ama benim öldü bir kez. Kör oldum. Yani aslında kör diyorlarmış benim gibilere. Bunca sene sonra dahi gözleri hala açılamamış.

15 Mart 2010 Pazartesi

Uyku

Uzun zamandır ağır uykusuzluk çekiyorum. Hayır, bir Tyler Durden gibi enerjik değilim gün içerisinde. Çoğu zaman 'uyuşuk' sıfatıyla da tabir edildiğim olmuştur. Ama bunu bana hiç çekinmeden etiketleyenler bilmezler ki, neredeyse bir 6 yıldır bu derdin çilekeşiyim. Sabah 9.30'da ders var. Hala adını hatırlayamadığım bir kadına ait. Pazar araştırması. İyi kadın belki ama ben hala ne boka aldığımı bilmiyorum dersi. Uyumam ve vaktinde uyanmam lazım. İlk haftalarda fazlasıyla dağınıklık yaptım. Bahar dönemi her zaman risklidir. Çok iyi biliyorum bunu. Şeytanlar kurcalıyor insanın aklını bu mevsimde. Az önce kız arkadaşımın dediği 'karınca yolu' gibi, bu mevsimde de şeytanlar beyinleri delik deşik ediyorlar.

Uyanmam lazım, yazı yazmam lazım, CV'mi toparlamam lazım. Hala güncellenmeyi bekliyor şu ana kadar yaptıklarım. Ama o kadar boktan ki durum, şu anda eklemek istediklerimi yazsam da bir şey değişmeyecek. Şapka Takımı en azından CV'de çok çakma durur herhalde, ortada bir kanıt bile yok çünkü. Gerçi ilginç bir şekilde şu ana kadar deli gibi didinip, deli gibi eleştirilen kimseyim. Başarısız insanların hedef tahtası durumuna gelmek büyük zevk. Zira çoğu zaman sikimde olmuyorlar. Bunca sene sonra farkettiğim bir gerçek şu ki; vicdana diğerlerinden fazla önem veriyorum. ama vicdan prensiplerim ? diğerlerinden de farklı. Ben bu işi yapıyorum arkadaş, mevzu bu.

Yarına yetişmem lazım. Saat 2. Uyumam lazım. Ya bir şey okurum, ya bir şey karalarım bu saatte ayaktaysam ve ertesi gün erken kalkmam gerekirse. Başka bir şeyler yapmak inanılmaz huzursuz yapıyor beni.

Laptobun şarjı da bitmek üzereymiş. Ben en iyisi kaçırmayayım bu fırsatı. Dilime takıldı 'Hazırcevap' onunla kapanışı yapayım;

'hayata dair hazırcevaplar var
öyle çok düşünüp kendini heba etme sen
biraz oku dolaş yaşa işte
kimseye kötülük etmeden
kimseye kötülük etmeden

kalbini kırarsa hayat derin bir nefes al,geçer
ah bu yanar döner hayat sakın küsme
gün olur, rüyalarından geçer

ah öteki'm tatlı şaşkınım
gel sen inanma benim her sözüme
kelin merhemi olsa sürmez mi
ve aşkın yüzü olsa gülerdi yüzüme

dilin yaresi pek acıtmaz
aşk yarasından yoktur öte
öyle her çiçekten bal alınmaz
niyet oynaktır dikkat et nefsine
korkacak bir şey yok nefes al gitsin

hayat güzeldir neticede
biri aşk derse önce kalbine sor
kim ne derse yalan o ne derse öyle'

14 Mart 2010 Pazar

Mustafa

2008 yılının sonlarına geldiğimizde, hayatımıza bir 'Mustafa' filmi girdi. Zamanında bu şekilde düşünmüştüm. Fikirlerimde de aslında şu ana kadar pek bir değişiklik olmadı;

Son zamanların en tartışmalı eserlerinden biri olarak Mustafa, aynı zamanda pek çok tartışmanın kaynağı da olmuştur. Bir tarafta Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi tarihte anlatılmayan ancak dilden dile dolaşan gizli kalmış hikayesi, diğer taraftan da halihazırda ara sıra gündemi etkileyen, padişah, Mustafa Kemal’i devleti kurtarması için mi Anadolu’ya yolladı tartışmaları, belki de filmin/belgeselin önüne geçmiş durumda şu sıralar.
Hikaye Atatürk’ün son aylarında yaşadığı sıkıntılı bir gecede başlayan hikaye, çocukluğuna dönerek yine başladığı noktaya, hasta yatağının başucunda yer alan ‘Dört Mevsim’ tablosunda sona erer.
Henüz çocukken babasını kaybeden, doğduğu mahalleden uzaklaşıp, çok klasik bir anısı olan, tarlada karga kovalayan Mustafa ile başlar her şey. Kırgındır annesine de bir başkasıyla evlendiği için. Ve belgeselde izleyicilere sunulan en bariz iddia, Mustafa’nın en baştan beri kendisine ait bir şeye sahip olma arzusudur. Bu arzu yaşıyla birlikte, önce çardak olur, daha sonra bir devlet olarak devam eder. Netice olarak bağımsız ruhludur, özgürlüğünü korumaya çalışır.
Bize ilkokuldan beri anlatılan Mustafa’dan çok daha farklıdır. Zaten pek çok noktada insanların eleştirilerine maruz kalması bundandır eserin. İlkokuldan beri öğretilen Atatürk’ün, aslında anlatıldığı kadar sert, anlatıldığı gibi hatasız yaşamadığı görüldü bu belgeselle birlikte. Oysa Türk Eğitim sistemi, birinci sınıftan itibaren çocukların kafasına, pek çok olaya karşı sert, ağırbaşlı, korkusuz yaklaşan, yarı tanrılaştırılmış, buna karşın içi boşaltılmış bir Atatürk yaratmıştır. Oysa bazı sanrılar bu belgeselde izlendikten sonra yıkılabilirdi. Pek çok kimse de, ben de dahil, yıkılmıştır. Hiç şüphesiz ‘insan’ denmesi, O’nu sıradanlaştırmamaktadır. Çünkü en nihayetinde kendisi de bilmekte ve söylemektedir ki, Mustafa Kemal Atatürk de bir insandı. İnsan olmakla birlikte, yoldan geçen herhangi bir insandan farkının olduğu da zaten aşikardır.
Aslında Atatürk’ün de bir insan olduğunu fark etmemize yaramıştır ‘Mustafa’. Aslında O’nun da her insan gibi korkuları vardı, bir yerde kendisini koruma içgüdüsü vardı. Bazı kesimlerce fazlaca eleştirilme nedenlerinden biri de buydu. Aradaki fark, anlatılmak istenen ve anlamak istenen arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum. Bize öğretilenler, aslında olabilecekler ve karşı tarafın Atatürk hakkında ‘alt tarafı insan’ diye basite indirgemesi.
Son olarak filmin vizyona girmesinden hemen önce yaşanan sponsorluk problemi de çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Bilindiği üzere NTV ve Sabancı, belgeselin ana sponsorlarıdır. Ancak ortalığı karıştıran bir iddia vardır; o da Turkcell’in daha önce sponsor olma garantisi verip, vizyona girmesine az bir vakit kala sponsorluktan çekilmiş olmasıdır. Bu noktada Turkcell’in yaptığı açıklama tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Ekonomik kaygılardan dolayı, toplumun bir kısmını karşısına almak istemeyen Turkcell hakkındaki tartışma, belgesel vizyona girerken kamuoyunu ikiye bölmüştür. Oysa bizzat Can Dündar’ın Milliyet gazetesinde yer alan 30.10.2008 tarihli yazısı durumu açıkça anlatmaktadır.
Görüldüğü gibi, hakkında henüz izlenmeden bu derece büyük tartışma yaratılmasından dolayı toplumun bazı kesimleri arasında bir kere daha tartışma konusu olmuştur belgesel.
Bu noktada sanırım Can Dündar hakkında birkaç kelime söylememek haksızlık olur. Daha önce de ‘Sarı Zeybek’ adlı eserle, Türk halkının karşısına çıkmış olan Can Dündar, sanırım konu Atatürk olduğu zaman, eleştirilebilecek son kimselerden biridir. Zira daha önceki çalışmaları ve Mustafa filmi için yaptığı çalışmalarda birbiriyle çelişen anılar yoktu diyebilirim. Ne var ki, filmin bazı kısımlarında yaptığı ufak söz oyunlarıyla, sesinin tonunu ayarlamasıyla, ironileriyle çoğu kişi tarafından anlaşılamasa da, oldukça başarılı olmuştur.
Son olarak müzikleri, ünlü Sırp besteci Goran Bregovic tarafından yapılmış, en azından neden bu kadar çok tartışılmakta sorusuna yanıt aranabilmesi için izlenilmesi gereken bir belgeseldir.

Kemal Kılıçdaroğlu 2

Kendisi hakkında ikinci yazım ise, seçimlerden bir hafta öncesine tekabül etmekte. Bu dönemde tarafsızlığımı tamamen atmışım sanırım. Bundan dolayı da kendisine yöneltilen eleştirileri, elbette kendisi kadar başarılı değil, bertaraf etmeye çalışmışım; 22 mart 09 tarihinde de böyle bir yazı çıkmış elimden;

shp ve chp'nin ayrımını yapamayanları ve demokrasi kelimesini sindiremeyenleri şaşırtamayan adam. hayır bir insan nasıl 18 sene önce olan bir olaydan dolayı suçlanabilir, aklım almıyor. evet salağım, bundan dolayı da komplo *teorileri üretemiyorum. allah beni bildiği gibi yapmalı. tüm bunların farkındayım. ama yine de ortalama zeka seviyesinden düşük bir zavallı yazar olarak bir kaç konuyu merak ediyorum. elimde değil.

şimdi anladığım kadarıyla, hani kemal kılıçdaroğlu belgeler çıkartıyor ya. işte o belgelerden rahatsız olan güruh da diyor ki; 'madem belgen var, savcılığa git şikayet et.' aha evet aynen bunu diyorlar. sonra hemen ertesi gün bi bakıyoruz, 'kemal kılıçdaroğlu pkk'Lı olm' temalı bi haber çıkıyor. linkte zaten pek hayır yok. zira yenişafak olsun, ne bileyim habervaktim olsun, sadece bir tarafın duygusal masturbasyon yapmasını sağlayan gazeteler bunlar. e haberler de buradan çıkıyor zaten.

yenişafak hakkında şöyle bir anım vardır. iletişim derslerinden birinde -ki kimbilir hangisinde- ideolojik olarak iki farklı gazeteyi karşılaştırmamız istenmişti. ben de cumhuriyet ve muhafazakar görüşte 5 adet gazete bulmuş, uzunca bir yola çıkmıştım. aslında farkındayım vakit olsun yeni şafak olsun, bunların hepsi okunup üfleniyor sonra da evlerimize kadar geliyor. neyse, bu gazetelerin varlığı sayesinde 2-3 kez kazadan falan dönmüştük. o derece kutsallar. lakin işte allah bildiği gibi yaptı beni. dinsiz, imansız biraz da salak. bundan ötürü okuyamıyorum bu gazeteleri.

evet olay da şu şekilde vuku bulmuştu; cumhuriyet ve yeni şafak karşılaştırmasında, yeni şafak'ın da en az cumhuriyet gazetesi kadar haberi saptırdığını bizzat projeyi yazarken görmüştüm. hani şimdi gazetecilik terimleri falan da filan da, gerçekten uğraşayamayacağım. zira ben ne dersem diyeyim, 'yeni şafak yazmış, doğrudur' diyen, üstün insanların pek umrunda olmayacak.

şimdi evet belge konusu bu. e savcılık hemen orada, bi git arkadaşım. bakınız kemal kılıçdaroğlu böyle böyl bir adam. biz bu adam hakkında suç duyurusunda bulunmak istiyoruz. evet medeni cesaretin varsa dersin güzel kardeşim. yargının bağımsız olup olmaması konusunda pek bir yorumda bulunamamakla beraber, e iktidar zaten istemiyor kendisini. bu durumda kılıçdaroğlu hakkındaki dosya daha da hızlı sonuca ulaşır. hem iktidar partisisin sen. tek başına hem de. kaldırırsın dokunulmazlığı, eğer mevcut gücün yetebiliyorsa. sonra da yargılarsın. olur biter.

eğer tüm bunlar şu anki tbmm içerisinde olmuyorsa eğer, insanın durup düşünmesi lazım. şimdi kasımdan beri, ssk olsun pkk olsun hep bu isimlerle zaten anılıyor. yani yenişafak'ın süper takipçi gazeteciliği ile çıkartılan iddialar değil bunlar. bu zamana kadar da bir gelişme olmadı. bundan sonra da olmayacak tabiiki. iddialara güvenip, hayal dünyasına dalıp komik olmanın alemi yok zira.

öte yandan bir de dün sol frame kısmını pek bir hareketli kılan hadis konusu vardı. önce bu hadis değil denmiş. sonra hz. muhammed'in söylediğini gösteren bir link verilmiş. bu defa da, yok öyle bir şey, işte bilmem nerde yazmıyor denmiş. sonra da bakmışlar böyle olmuyor, sen halkı iktidara karşı kışkırtıyorsuna kadar gelmiş olay. hoşgelmiş. şimdi bir kere adalet bir devlet yöneticisi olmak için gayet gerekli bir harekettir. lakin, halihazırda bulunan gücün sadece bazılarına çok adil olduğunu görmemek elde değil. küresel bir krizi ciddiye almayan bir başbakanın, ülke yönetiminde ne derece beceriksiz olduğu, krizin teğet geçeceğine inanırken, ne derece halktan kopuk olduğu çok aşikardır. zira bu söz de, hadi başbakanı indiriyoruz temalı değildir. sandıklarda alaşağı etmeyi planlayan bir tümcedir.

şimdi denmiş ki, kemal kılıçdaroğlu kendinden taviz veriyor, seçim propogandasını din üzerinden götürüyor. e buralarda zaten herkes din üzerinden götürüyor. yani ilk kez yapılmış bir şey değilki. ecevit'in dinsiz olduğu iddiaları buralarda kulaktan kulağa yayıldı zaten. ekonomik söylemler yerine, 'biz de sizin gibi müslümanız, oyunuzu bize verin' cümleleri de zaten burada kuruldu. oyunu kuralına göre oynuyor sadece kılıçdaroğlu. bu kadar. hayır 2 sene önce atatürk ve laiklik üzerinden gitti chp. yine suçlu, yine suçlu adamlar. iktidara da hiç yaranılmıyor canım.

özel olarak, kemal kılıçdaroğlu çok pis, kakadır diyecek varsa eğer, şu zavallı insanı aydınlatacak gönüllüler aranıyor. yalvarırım nolur, iddialarınızı çürütmeyeceğim, pişman olmayacaksınız.

Kemal Kılıçdaroğlu 1

29 Mart öncesi Kemal Kılıçdaroğlu'na sardırdığım doğrudur. Temel olarak, her ne kadar İstanbul'da yaşamasam da, kalben kendisini destekledim. Oysa kazanamayacağından adım gibi emindim. Gerçi sayım sırasında elektrikler kesilmeden evvel her şey yolunda gitmekteydi. 2 adet yazım var kendisi hakkında ilki; 20 şubat 09 tarihine ait;

sadece dün gece yayınlanan genç bakış programına bakarak kazanamayacağını iddia ettiğim başkan adayı. önce övmek lazım zira kim ne derse desin bir kere akp'nin merkezde yer alan 2 adamını kitlemiş gelmiş bugünlere. buna bağlı olarak da melih gökçek'i berbat duruma düşürmüş vaziyette canlı yayında. belgelerle konuşuyor. eleştiri aldığı 2 nokta var;

bunlardan birincisi çamur siyaseti yaptığına dair. bunu şu şekilde alalım, elde belge var. savcılığa gitmemiş. savcılık da bu konuda pekala birşeyler yapabilecek durumda. ama savcılar kıpırdayamıyor. bunun sebebi meçhul. komplo teorilerinden biri akp'nin yargıya sağlam sızdığı ve savcıların bu konularda bir şey yapamadığı yönünde. yargının bağımsızlığı apayrı bir konu. zira akp yandaşları da, karşıtları da yargının bağımsızlığından bahseder, ama iki taraf da bu durumda yargının işleyişine müdahele eder. ortada bir güven sorunu var ve bu güvensizliğin kime olduğu da meçhul. iki taraf da yargının karşı tarafın tekelinde olduğunu iddia ediyor. bu kısmı burada bırakalım zira kemal kılıçdaroğlu'Nu bağlayan kısmı kendimce açıkladım sanırım.

öte yandan ssk genel müdürlüğü sırasında, akp'liler tarafından öne sürülen yolsuzluk iddiaları var. bu konuda akp, tıpkı kemal kılıçdaroğlu gibi karşısına bir vekil çıkartıp açıklamasını isteyebilir. yani eğer gerçekten var böyle bir durum sıkıştırılabilir ve iddia edildiği üzere balon olduğu ortaya çıkartılabilir. ama nedense akp böyle bir girişimde bulunmamakta. yasal yollar da var ama resmi olarak hiç bir ağızdan yargıya başvurulmadığı da bilinmekte. bu durumda çamur siyasetine maruz kaldığı düşünülebilir.

evet istanbul'a gelirsek eğer, neden kaybedeceğini açıklayayım. bir kere akp'nin kökleşmiş bir oy potansiyeli var istanbul'da. bu yadsınamaz. bugün izmir'de akp oyları nasıl anlamsız bir şekilde yükseldiyse, istanbul'da aynı şekilde akp oyları düşmez hiç bir şekilde. iç göç bunun sebebidir sevgili romalılar. iç göç nedeniyle istanbul'da yaşayanların büyük kısmının vereceği oy bellidir. bunu değiştirmek güçtür. zira ne kadar kadir topbaş kahraman ilan edilse de, 70lerin devrimcilerin yarattığı gettolarda bugün din büyük yer tutar. bunu marksistlerin gözüyle açıklayabiliriz; 70lerde büyük şehirlerin çevresine örülen gecekondu yerleşimlerinin devrim potansiyeli vardı. zira umut vardı. umudun olduğu yerde de devrim olur. ancak 80 darbesi sonrası, burada yönetime sadık kalıp, öbür dünyada cennete kavuşacakları mantalitesi yüceltildi. bundan dolayı da bugün bu bölgelerin chp'ye oy vermesi çok zor.

bu noktada açıkça görülen bir gelişme var ancak. zira kemal kılıçdaroğlu, seçim çalışmalarında chp'den bağımsız olarak lanse etmekte kendisini. bu da chp'ye oy vermeyen seçmen üzerinde etkili olabilir. ama ne derece olur meçhul. yine de buradan vurmak istiyor, başarıp başaramayacağını göreceğiz 29 mart gecesi.

bunun haricinde dün genç bakış'ta çok düzgün bir şekilde, sosyal demokrat yönetime endişeyle bakıldığı belirtildi. zira sözen döneminden ağzı yanmış ve bunu unutmayan bir istanbul var karşısında. bunu ne şekilde silip atar bilemem zira rte'den beri sosyal demokratlar şöyle yaptı böyle yaptı diye tanımlanmaktalar. ve devamlı bir pekişme sonucu istanbul halkı kemal kılıçdaroğlu'na güvenememekte tam olarak. bunu kırması zor, imkansız değil ama. yine de zaman daralıyor. her yere uğraması lazım. zira 94 seçimlerinde refah partililerin kerhane ve meyhanelere bile gitmiş olması, büyük bir açılımdı. ve zor gibi görüneni başardılar refahlı rte'yi başkan yaptılar istanbul'da. zaten belli oy potansiyeli var ama insanlar tarafından dışlanmış kitlelere ulaşmak seçimin sonucunu belirleyebilir. yine de chp'lilerin ne derece umrunda olur buralar bilemem. yine de yakın geçmişte sinop'ta akp'nin tek oy farkla kazandığı düşünülürse 1 oyun bile ne derece önemli olduğu görülebilir.

halkın bir kısmı kendisine huzur bozan insan gözüyle bakmakta. kendisi son bir ayını bu insanları iknaya vermeli kanaatimce. zira yüzyüze görüşme ikna oranını arttıran bir durum. bu konuda referansım paul lazarsfeld olacaktır, zira bana kalırsa en başarılı yöntemi, kendisini okuyanlar çözecektir. zor da olsa, yüzyüze görüşme, ancak kendisine ağır muhalefet eden yerlerde ikna çalışmaları yapması lazımdır. zira gördüğüm kadarıyla chp'nin oy potansiyeli olan yerlerde dolaşmaktadır kendisi.

tüm bunlardan sonra akp ile başabaş giderse şanslıdır. kazanmasını isterim ancak istanbul halkına kültür sanattan öte vaatlerde bulunmalıdır. aksi taktirde deniz baykal ve akp'nin isteği yerine gelir, seçimi kaybeder.

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri

doğu illerinde akp kaybedeceğinden dolayı, oyları yükselmeyecek yani. yani tam bir ay önce şunu öngörmüştüm ama artık kesinlikle sözümden döndüm diyebilirim; #4763591

bunun haricinde artık tarhan erdem'in sözlerine bakmaktayız, zira adam ne yapıyor ne ediyor, yapıyor araştırmasını, nokta atışıyla kimin ne alacağını biliyor.

bundan dolayı chp'nin oyları artacak gibi görünüyor. bu ihtimal bana şundan dolayı mantıklı gelmekte; insanlar oylarını adaya göre verdikleri için, mesela istanbul'da kemal kılıçdaroğlu kazanamasa bile chp'nin oylarını arttıracaktır. aynı zamanda izmir'de de 2007 seçimlerinde chp akp'yi sadece %5 lik bir farkla geçmişti. %35-%30 luk çekişme olmayacak gibi görünüyor zira çoğunluğun beklentisi yaklaşık izmir'de %15lik bir fark olacağı yönünde. bunun haricinde ankara'da da melih gökçek'in önceki seçimlerdeki başarısı gözlemlenemeyecek gibi. zira chp ve özellikle mhp çok iyi adaylar çıkardılar. bundan dolayı burada da oy kaybı yaşayacak akp. üç büyükşehir haricinde daha az emin olarak yapabileceğim yorum da bursa üzerine. bursa'da sanırım iyi bir adayla seçime giriyor chp ve bundan dolayı oyları bu şehirde de artacak gibi.

özellikle büyükşehirlerdeki oy oranlarının ülke çapındaki oranlarına etkisi olduğu göz önüne alınırsa, akp %40-43 arası, chp %21-24 arası, mhp de %13-16 arası oy alarak kapatacaktır bu seçimi kanaatimce.

seçim sonrasında ne olur? pek bir şey olacağı yok, zira akp minimum oy oranını %37 olarak hesapladı ve bu noktaya kadar inilirse erken seçime gideriz dedi. görünüşe göre yine bu noktaya inilmeyecek, sadece akıllı davranabilirlerse önümüzdeki seçimlere kadar erimeden ulaşabilirler. zira insanlarımızın anlamadığı, anlayamadığı çok başarılı bir yönetim hakim akp'de. yönetimden kastım, hükümet değil tabii ki. marka yönetimi ve yöneticiliği konusunda oldukça başarılılar. bundan dolayı şahsi düşünceme göre, kaybedilen oyları geri almaya çalışacaklardır ilerisi için. yani bir nevi diğer partilere verilen oylara emanet oy gözüyle bakacaklardır.

öte yandan chp -her partinin yaptığı üzere- kendisini seçimin galibi ilan edecektir. oysa 6,5 senedir farkedemediği bir şeyi göremedikleri için ufukta iktidar yolu açılmayacaktır kendilerine. o da şudur; 90larda yapılan seçimlerde ortalama 4-5 parti girerdi meclise. bunun için de %20 lik oy almak 'seçimi kazandım' denmesine neden olurdu. oysa şu anda en fazla 3 parti var meclise girebilecek. mhp zaten mecliste olmaya razı. akp'nin de başarılı bir iletişimi var halkın geneliyle. haliyle akp'den hazzetmeyenler ve ülkücü görüşte olmayanlar chp'ye veriyor oylarını. ama görüldüğü üzere yetmiyor bu, seçimi kazanabilmek için. 3 partili mecliste iktidar olmak için %30larda oy alınması gerekliliğini farkedemiyorlar.

burada bir ufak bir detay vermek istiyorum chp'Lilere; akp'nin neden hala oylarının düşmediğini merak edip, bulamayıp halkı cahil cühela sanan güruhun bilmesi gereken bir şey var; o da halk sen istedin diye chp'ye oy vermez. akp'nin devlet yönetimi olarak berbat olduğu çok açık olmakla beraber, parti yönetimi, halkla ilişkileri başarılı olduğu sürece oy kaybetmeyecek bu adamlar. eğer daha iyisini yapabilirsen o başka. ayrıca 'ananı da al' cümlesini kimse unutmuş değil. ama halktan sadece bir kişinin akp'ye oy vermemesi, seçimin kaderini değiştirmez.

muhtemelen kan değişimi olmazsa farkedemeyecekler de. açıkçası bu seçim uzun vadede chp'ye zarar verecek gibi geliyor bana.

iktidar ve ana muhalefet partisinin yanında mhp'yi daha az takip etme fırsatı buldum bu dönemde. buna göre az önce de belirttiğim gibi zaten iktidar gibi hevesleri yok, en azından şimdilik. muhtemelen 'azı karar çoğu zarar' derecede oy alacaklardır. osmaniye ve adana garanti zaten. bunun haricinde ankara'da mansur yavaş'a verilen oylar %13-14ten biraz daha fazla oy almasına neden olacak.

öte yandan solda kemal kılıçdaroğlu ve murat karayalçın ile 1989dan esintiler yaşanmaya başlamıştı. bana kalırsa gerçekten buna inanlar varsa eğer, yani chp birinci parti çıkacak yada en kötü ihtimalle oy oranını çok yaklaşıtıracak akp'ye diyenler varsa eğer tarhan erdem olayı açıklamış;

'2/ Bu seçimde, ANAP'ın 1989 mağlubiyeti tekrarlanabilir!
Hatırlanacağı gibi, 1987deki milletvekili seçimlerinde yüzde 34,5 oy ile ikinci kez iktidarı kazanan ANAP, 16 ay sonra 1989da yapılan yerel yönetim seçimlerinde yüzde 14 oy kaybetmişti.
içinde bulunduğumuz seçim de Ak Parti'nin ikinci kez iktidarı kazanmasından 20 ay sonra yapılmaktır. Bu benzerlik, 1989 ile aynı sonucu yaratmaya yeter mi?
1989 öncesinde, askeri idarenin kapattığı iki büyük parti (AP'nin devamı DYP ve CHP'nin devamı SHP) kurulmuş ve siyasal hayata yerleşmişti. Aynı zamanda ANAP, 1987 sonrasında yenilikçilikten, merkezi idarede reformdan ve demokrasinin geliştirilmesinden uzaklaşmaya başlamıştı. Bu yön değiştirmenin siyasette yarattığı boşluğu, yeni partiler doldurmuş, ANAP seçmenlerinin önemli bir kesimi asıl partilerine dönmeyi tercih etmişlerdi.
Bugün, askeri darbeyle kapatılmış ama siyasal hayata yeni iddialarla dönmüş partiler olmadığı gibi; kurulu düzeni ve devleti yenileme politikalarının savunulmasında Ak Parti'nin rakibi ve dolayısıyla seçmenine ortak olan yoktur. Böyle bir ortamda,
1989 gelişimini beklemek gerçekçi sayılamaz.'

işte bu nedenle chp sadece adaylarını iyi kullanarak bir kaç puan yukarı çıkabilir. o kadar.

http://www.milliyet.com.t...aneleri&KategoriID=12

Çok Kolay Yoldan Yazı Döktürmek

Bir anda yazı yazmak kolay olmuyor. Sıradan insanlar için bahane bu elbette. Ancak benim için olmamalı. Şunu iyi biliyorum ki, eğer ben rüyalarımı gerçekleştirmek istiyorsam, her saniye bir şey yazabilme potansiyeline sahip olmalıyım. Şimdi gireceğim yazılar için biraz kopya denebilir elbette. Ama yine de bir zamanlar benim elimden çıkmış yazılar bunlar. Şansımı deneyeceğim. Evet eskiler biraz. Ama pek çoğuna bakınca, o zamanki bilgilerim doğrultusunda oldukça iyi yazılar çıkartmışım. Tebrik ediyorum kendimi :)

Çok Denedim, Şimdi Oldu

14 mart 2010. İzmir için alabildiğine karanlık bir pazar günü. Kişisel olarak kayda değer en önemli gelişme artık bir blog sahibi gibiyim. Gerçi blog kullanmışlığım var ama, bir de böyle denemek lazım. Web 2.0'ı öpüyorum bundan ötürü. Şimdi ben burya ne yazmalıyım bilmiyorum. Kendime notlar başlığında, kimseyi ilgilendirmeyen bir dolu ıvır zıvır biriktirmiştim. Sanırım orada buradayazdıklarlarımı burada toplamam gerekecek. Umarım şu an yaşadığım motivasyonum sürer, eğlenceli bir şeyler çıkartabilirim.