Hürriyet

22 Mart 2010 Pazartesi

Söyleyebileceğime İnandığım Çok Şey Var

Mesela ben en çok neyi özlüyorsun sorusunun cevabını bilemiyorum. Insan hafızasını en çok etkileyen, yada tetikleyen zımbırtılardan biridir koku. Öyleymiş yani, zamanında bir grup bilim adamı toplaşmışlar, bunun böyle olduğuna kanaat getirmişler. Gerçi pek de haksız sayılmazlar. Az once bir koku geldi burnuma. Uzaklardan geldiğini anlamak zor değildi, hani şey gibi; evin diğer ucunda yemek yapılır. Ama mutfak kapısı da kapalıdır, aspirator de çalışmaktadır. Pastırma dahi yeniyor olsa içeride, azıcık bir koku gelir evin diğer ucuna doğru. Işte demek istediğim koku buydu.

Sanırım 90ların ortasında, yalnız geçirdiğim Özbek yazlarını çok özlüyorum. O zamanlar, eğer bu derece detaylı düşünebilseydim ‘zinhar’ der, reddederdim bu fikri. Çünkü standart yaz faaliyetlerimi hatırlıyorum; hatta gün gün sayabilirim bile. Zor değil bunu yapmam, yaşadım biliyorum. Aradan en az bi 14-15 sene geçmesine rağmen unutabilmem imkan dahilinde değil. Filmi başa saralım. Günlerden Pazar. Pazar akşam üzeri. Şahin model bir arabaya üç ve buçuk olarak da ben olarak sığmışız. Tıngır mıngır gidiyoruz Urla merkeze doğru. Kulağımda sağ taraftan gelen anne sesi; ’Orda, bir köy var uzakta...’ gitmesek de, görmesek de bizim olan köyü ben çok sevmiştim. Ve genelde bu sevgiyi gözüme kaçan tozlarla sergilerdim o yaşlarımda. Açıkçası o çocuk şarkısının bana ne ifade ettiğini de hatırlayamıyorum şu yaşlarımda. Ama o zamanlar bir kapanış parçasıydı, annemle geçirdiğim hafta sonlarının. Anlatılması abuk şeyler gibi geliyor bana bunlar hep. Insanların gözüne sokmak zavallıca eylemlermiş gibi sanki. Bilemiyorum, çoğu zaman çok konuşsam da geçmişimi pek çok yakınım da bilmiyor. Seviyorum böylesini. En son birkaç ay önce sormuştu sevgilim, soruların en büyüğünü. Yani bunu en az 6-7 ay tutmuş içerisinde. O derece kapanık olmuşum. Bir insan için üzücü bir gerçek bu. Ne yazık ki, nereden bakarsan bak, hepimiz sosyaliz. Hem de hayvanız. Toplayınca sosyal birer hayvan oluyoruz. Ihtiyaç duyuyoruz bazı şeyleri dökmeye, her ne kadar olay olmasa da çoğu zaman.

’Hayatta ben en çok babamı sevdim’ diyebilecek kadar şanslı bir insan olan Can Baba’nın da dediği üzere karaçalılar kadar ufacık bir çocuktum ben. Urla Belediyesi’nin beyaz-lavicert otobüslerinin tekerlekleri kadardı boyum. Her defasında, o otobüs alıp annemi götürürken is içerisinde kalan da bendim. Sonrasında ananemlerin ne yaptığını açıkçası hatırlamıyorum. Hayır, bu bişey yapmadıklarından değil elbette. Sadece aradan zaman geçtiği için. Sayamayacağım kadar hem de. Ama mesela annemin adını yasaklatırdım tüm otoritemi kullanarak. Ananem ve bir de dedem, Pazar geceleri söz etmezlerdi annemden. Işte yol falan 45 dakika sürerdi, İzmir-Urla. Yasağın ilk dakikalarında düşerdi zaten gardım, anne ’ben geldim’ deyiverince. Sonrası herhalde şu şekilde olurdu; ya futbol albümlerindeki takımların oyuncularını bir kağıda çizer, keser ve maç yaptırırdım ya da Milliyet’in zibilyon sene önce verdiği karton maketleri bir araya getirirdim. Az önce duyduğum koku da bu kartonların kokusuydu. Nemli, uhulu bir koku işte alt tarafı. Kaç kişi için mutluluk kaynağı olabilir ki bu ikili? Benim için oldu ve yazmama sebep oldu.

Bir dönem gerçekten başarılıydım bu maket konusunda. O zamanlar henüz yazlıkta ortamım yoktu. 7-8 yaşlarında falandım en fazla. O da işte taş çatlayınca. Hatta dolabın tepesinde boş yer yoktu maketlerden. 80lerin sonunda artık en revaçta olan uçak modeli her neyse, ondan bir sürü maketim vardı mesela. Pek çok binam, bunlarla beraber Eiffel Kulem vardı. Bir yaz falan onlar orada kaldı sanırım. Sonrasında nereye gittiler ben de bilemiyorum. Ama biri evi güzel yapmaya çalışırken, benim kaç yaz boyunca uğraştığım onca şeyi gözünü kırpmadan çöpe atıvermişti. Üzülmüştüm yokluklarını farkedince. Ama o zaman da zaten eve girmiyordum sitenin ergen adaylarından biri olarak. Hiç unutmuyorum yalnız, 96 olimpiyatlarında Naim rekor mu ne kırmıştı. O gün, o haberi izlerken maketlerden birinin içinden bir kara örümcek çıkmıştı. Uzun süre dokunamamıştım o makete.

Ben bu maket mevzusuyla cumaya kadar geldim tabi. Cuma güzel günlerden biriydi, sıradan bir çocuk için. Akşamına annesi gelecek bir çocuk için ise daha bir anlamlıydı. Gündüz Urla pazarı ziyaret edilirdi. Sıkıcı bir işti o gerçi. Sıcağın alnında pek çok zerzevat alışverişi yapılırdı işte. Sonra saatler akşamüstü 5’i gösterince heyecan başlardı. Mesai bitimi yaz aylarında o saatte oluyor çünkü. Gerçi şimdi düşününce saçmaymış diyorum o saatte o heyecan için. Şöyle ki, bahsettiğim zaman dilimi İzmir Metrosundan önceydi. Bu da Bornova-Alsancak, Alsancak-Üçkuyular, Üçkuyular’dan da dolmuşla Urla’ya gelmek demekti. Bugün yapılsa bu mesafe en az 1 saat daha az zaman kaybı demek. Urit diye bir zımbırtı vardı o zamanlar. Bir de tam meydanda bir bir çay bahçesi. Genelde Urla yaşlıları orada takılırlardı. Ortasında havuz olan, ağustos böceklerinin hiç susmayı beceremediği sakin, gölge bir mekan. Muhtemelen senelerce Cuma günlerinin dinginliğini bozan tek kişiydim orada. Güneşin batmak bilmediği günlerde saat sekize doğru tamam derdim, anne görünürdü Urla garajının o taraflardan. Elinde mavi bavuluyla, sanki çok kalacakmış gibi. O mutluluğu ben şu anda bile tarif edemiyorum. Eğer hayatın boyunca o mutluluğun tarifini kolaylaştırcak bir şey bulabilirsem, hiç sakınmam paylaşabilirim. Hava kararmadan hemen önce eve gelirdik. Açıkçası, bu kadar yazdıktan sonra anneyle nasıl zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum desem, salakça olur. Ama hatırlamıyorum işte. Satranç oynardık sanırım. Cumartesi günleri de bir ara sahile inerdik. Ben denize girerdim. O da beklerdi deniz kenarında, kitabıyla. Ya da daha da önemlisi, doktora notlarıyla. Uzun bir süre doktor olmaya çalıştı anne. Sonunda oldu tabi de, işte bana bugün ne hatırlıyosun diye sorsalar ben de notlarını hatırlıyorum derim. Işte sonra da zaten Cumartesi gece başlardı o ürperti. O ’hassiktir’ anını yaşamamalı çocuklar. Bence öyle bir ürperti allak bullak ediyor çocuğu. Yani şey gibi, yarın gece yok anne yanında. Hatta tam olarak da şu; 2 sayfalık yazının başına dön oku. Işte Cumartesi gecesi, ’yarın’ kavramından bu anlam çıkıyordu. Sonra Pazar başlardı, uzakta var olan bir köyden bahseden çocuk şarkısı. Annemi loop’a aldığımı hatırlıyorum bir Pazar günü. Sanırım otobüse bindiği zaman susma şansını yakalamıştı. Bir kere de şunu hatırlıyorum; yan komşularımız vardı bizim bir ara. Evin iki tarafı da yıllarca atıl durumda kalınca, bunun altını çizmek istedim. Ne harika komşulardı onlar. Erol amca bir gün Pazartesi sabahı gitmeye karar vermiş İzmir’e. Işte annemi de davet etmiş. Içimde var olan bayram havasının tarifini de henüz dile getiremem. Tabi sonra annem ne yaptı? Saat 9’da küt devrildi, uyudu. Olsundu, yine de aynı evdeydik işte bir gece daha.


Ama ben özlüyorum o zamanları. Dedemin araba kullanabildiği günleri falan. Gerçekten güzel günlerdi, arabanın arkasında oturup öndeki koltuklar arasından güneşin batımına doğru ilerlediğimiz zamanlar. Gerçi biraz eksiktim yine. Bir varmış, bir yokmuş işte. Zaten şimdi de o zamanlar masal gibi geliyor. Gerçi hangi masal sonunda gözlerden yaş damlıyor bilemiyorum ama işte masal gibiydi sanki, buradan bakınca en azından. Orada bir köy varmış, gitmesek de, görmesek de bizimmiş. Öyle deniyor. Sanırım hiçbir zaman göremeyeceğim o huzuru. Isterdim görebilmeyi ama.

Cemal Süreyya’nın babası öldüğü zaman yazabildiği sözleri varmış. O da şanslı adammış. Sizin babanız öldü mü, bilemiyorum. Ama benim öldü bir kez. Kör oldum. Yani aslında kör diyorlarmış benim gibilere. Bunca sene sonra dahi gözleri hala açılamamış.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder