Hürriyet

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir Yaz Daha Bitiyor...

Bu şarkı benim için 99 yazının, ya da yaz sonunun resmi şarkısıdır. O zamanlar için kötü, şimdilerdeyse pek bir güzel gelen günlerin hatırası. 12 sene geçmiş üzerinden. Ben o yazı net hatırlıyorum. Öncesini de, sonrasını da… Herhalde 2000, 2001, 2004, 2006 ve nihayet 2007 yazları kadar önemli, bugünkü beni yaratan bir yazdı.

Derdim o yazı anlatmak değil. Dediğim gibi, siz bunları okumaya değer değilsiniz. Belki bir gün her şey henüz daha bitmemişken ve ben iyileşmişken, içinizden birileri de o kadar dökülmeyi kaldırabilecek durumdayken konuşurum. Katalizör rakı olacak tabi. Ben yine de eskilerden birini isterdim. Çünkü mevzubahis yazın 27 ağustosunda inşaat çatılarında koştururken bizi yakalayan Nurettin Amca ellerimize ‘pat pat’ vururken siz gülmüyordunuz. Yıllar sonra bile az buçuk zorlayınca orada bulunanların her biri o anı hatırlıyorsa önemli bir andır denebilir bu değil mi? Sonra hatta o gün çekilmişti Şampiyonlar Ligi kuraları. Hertha Berlin, Milan, Chelsea ve Galatasaray’ın bulunduğu H grubu o gün belirlenmişti. Hanginiz söyleyebilirsiniz o günün anlamsız olduğunu şimdi?
Her yaz sonu eserdi benim sevdiğim topraklar. Belki o zamanlar sevdiğim, şimdiyse sadece özlediğim topraklar demek daha doğru. Bence, artık biten her güzel şey gibi tekrar yüzüne bakmak anlamsız… Ama hatırlamanın getirisi sonsuz tabi.

Her yaz sonu fırtına olurdu. Kalın kalın giyinirdik, ayaklarda terlikler de olurdu. Değişik bir stilimiz vardı o zamanlar. Şimdiki bıcırıklar nasıl giyiniyordur kim bilir? Ama ben genelde Aliş’ten ödünç alırdım üstümü. He he, neden bilmiyorum ama hep ona kilitlerdim gündüzlerimi. Geceleri kendi havama bakıyordum tabi. Gündüz serinliği anlamsız oluyor tabi.

Le vent nous portera

http://fizy.com/#s/17ks2k

Sallıyor olabilirim, ama eğer bu şarkının da içinde bulunduğu albüm 2001 yılında patladıysa, ben de tam 10 yıldır neden bunu bu kadar sevdiğimi düşünüyorum demektir. Sonunda buldum. Şimdi buldum, çünkü her güzel şey gibi o yazları da alıp götüren rüzgârlardı. Yollarda top peşinde koştuğumuz arkadaşların gitmesine sebep olan, dayımları çekip Ankara’ya götüren, annemin senelik iznini bitiren, sahili/geceleri/müzikleri sessizleştiren rüzgârdı. Bundan daha makul bir açıklama bulamıyorum.

‘je n'ai pas peur de la route
faudrait voir, faut qu'on y goûte’

Yollardan hiç vazgeçmedim. Tadını da aldım aslında. Denedim, kendi yolumu buldum. Ama buldum sonunda çok yalpalasam da. Tamam, belki harika bir yol değil, ama en azından benim yolum.

Son Pazar günü dönerdik tatilden. O kadar çok eşya olurdu ki, anneannem son haftadan başlardı toparlanmaya. Annem Cuma günü son kez geldiğinde toparlanmaya yardımcı olurdu. Dedemle arabayı yıkardık. Mavi, gök mavisi Şahin’imizi… Şimdi ne o kaldı, ne dedem artık şoför. Sonra ne bir ev kaldı orada. Ne de orası. Orası çok uzak değil mi? Şimdi içimden ne engelleyebilir beni arabayı kaçırıp oraya gitmemek için? Ama doğru değil mi, artık orada başımı sokacağım bir ev, bir dost evi bile kalmadı. Oysa eskiden öyle miydi? En son iki yaz önce oradaydım. Biri satıyordu, biri artık gelmeyecekti, biri zaten yıllardan beri gelmiyordu. Diğeri askere gidiyordu, ama herhalde gelmezdi. Derken ilk ben gitmişim bundan altı sene önce.

90lar yazları bambaşkaydı. Nedenini yaşamayana anlatamam tabi. Ama anlamsız güzeldi. Ben mesela en çok o çocuk muhabbetlerine tapardım. Power Rangers’çılık, sonra Fransa 98 oynamak, Hırvatistan ya da Almanya olup kolasına iddiaya girmek. Ve istisnasız her seferinde kolayı almak… Sonra çıkartma kitaplarını almak, onları biriktirip adamların tipleri, takımları, attığı golleriyle dalga geçmek, her sezon öncesinde Galatasaraylı olmakla övünüp, sezon başında Fenerle kapışıp ligde yenilip, TSYD’de ellerine vermemiz… Ben ilk –klasman dışı tuttum bunu hep- aşkımı pencereyi açıp bangır bangır Gündoğarken dinleyip pleybek yaparak haykırırdım. Belki en önemlisi de bu o grupla alakalı. Evet, bu da 99 yazı oluyor. Sonrasında hayatımın sillesini yiyeceğimi bilmeden yaptığım gereksiz aksiyon. Ama güzeldi işte.

Her yaz biterdi rüzgârla. Okul zımbırtıları alınırdı, onları salakça bir heyecanla beklerdim o zamanlar. İlk gün bile heyecan olurdu. O zamanlar bak ne güzelmiş her şey.

‘elimde olsaydı o günlere dönmek
takvimlerin yapraklarını yırtardım tek tek
elimde olsaydı o günlere dönmek
takvimlerin yapraklarını yırtardım tek tek’

http://fizy.com/#s/1ahbsn

Takvimlerin sayfalarının azaldığı zamanlardı, o zamanlar cep telefonu hak getire tabi. Ben günlük tutardım o zamanlar. Hayatın o günlüğe değecek kadar güzel olduğunu sanırdım belki de. Bu odanın içinde bir yerlerde o günlükler. Ama hiçbirini, hele artık misafir gelmişken odama, kurcalamak sadece bana eziyet verecek, farkındayım.

bir yaz daha bitiyor
gökyüzü bulutlandı
dalgalar yorgun agir
kiyida soluklanirlar gibi

cadirlar sokulduler
pansiyonlar bo$aldi
agirla$ti yurekler
ayriliklar bir oyun gibi

bir yaz daha,
umutlar, umutsuzluklar gizlice
biraz daha doyumsuz,
biraz daha a$klar umitsizce

tatli sozler vefakar
adresler telefonlar
verilip alindilar
sanki aranacaklar gibi

bir yaz daha,
umutlar, umutsuzluklar gizlice
biraz daha doyumsuz
biraz daha a$klar umitsizce

bir yaz daha bitiyor

http://fizy.com/#s/1ah6f8

Umutlar umutsuzluklar gizlice…

Derken bitti işte hayatımdan geçen 23. yazım. Tercihen tam ortadan böldüğümde hayatımı, ilk yarısındaki yazları tekrar yaşamak isterdim. Kısmet. Hani anlatılır ya ölüm öncesi film şeridi geyiği olarak. İşte ben de ona bel bağladım. Kısmet tabi bütün bunlar, ben görebileceğime inanmıyorum. Gafsa’da diyor ya;

ارجع يا حب
مالي في دنيا نصيب
انت حبي لكن مش ممكن تكوني هلالي

Bunu ben çevirmeyeceğim. Orijinali güzel her şeyin…

Bir de tabi şu var; belki yarın sevinçle uyanırız bir ihtimal. Hani olmaz ya, yine de merak. Bu kadar da gizem vermişken olaya; http://fizy.com/#s/1ah6fq

‘bir çocuğun saçını okşayarak gülümse
küçük bir pırıltıyla yolunu o göstersin
yeniden başlamak istersen bu bile ‘

Yani ben inanmıyorum tekrar bir şeylerin olacağına. Olacak iş mi yani haziran 1997’den hayata başlamak? Ben de inanmıyorum, o kadar çıldırmadım en azından. Ama olsa… olmaz ki. Yine de özledim amına koyayım. Çok net küfür geliyor buraya.

‘seninle birlikte hayallerimiz yok
geleceğe dair küçük planlar
üzülmeyelim diye masum yalanlar

ama hiç kimse bana senin gibi bakmadı
sözlerimi böyle anlamadı.
ama hiç kimse bana senin gibi bakmadı
sözlerimi böyle anlamadı.

sahile inip bir şarkı tuttursak
eski bir banka usulca otursak
bu koca şehrin haline inat
telefonları sessize alsak.’

http://fizy.com/#s/1ahbst

Olur ya bir gün tekrar bir araya gelirsek denizine işemem. O çocukluk hatasıydı, hata olduğunu kabul ediyorum.

Denize, yaza, sevdiğim pek çok şeye yıllardır ulaşamıyorum nasıl olsa. Bu kadar yazmak da yeter. Anlamı yok. Nasıl olsa bir şey anlatma derdinde değildim.

Ama madem 99 yazına ağırlık vermişim, hele bir de Gündoğarken ile başlamışız yazıya. Kapanışı da öyle yapalım. Yakışır.

‘ben kendime yeter oldum
başka bir ben istemem
çünkü çoksun çoksun çoksun artık sen...’

http://fizy.com/#s/1ksuk0

Çok şey yazıp, hiçbir şey anlatmadığım bir yazının sonuna daha geldik. Sonuna kadar okuyan varsa akıl fikir dilerim. Ben okumadım çünkü.

28 Ağustos 2011 Pazar

Donuk Gözler, Geri Gelmeyenler

Nereden başlanması gerektiğini bilemiyorum. Neyi, hatta neden anlatmam gerektiği konusunda da sıkıntı yaşıyorum 10 dakikadır. Hikayenin sonundan başlayalım;

Az önce annem odaya geldi kahvaltı bitiminden sonra. Ben İzmir’in lanet sıcağından bahsederken ve odanın perdelerini en koyu tonla kapatırken başladı anlatmaya. Karşı komşu olan Deniz ablanın benim İstanbul’a gidişimden hayıflanmasından, iyi dileklerinden vesairelerinden…

Sonra Mehmet ölmüş dedi, aslında o konuyu nasıl anlattı kronolojik olarak yok bende. Dediğim gibi yakın tarih hafızası yok bende maalesef. Olsaydı da hatırlamazdım, en kısa, en oldubitti şekilde anlatmaya çalıştı annem. Tıpkı ölümü gibi… Şöyle oluyor; ağustos başı ya da temmuz sonunda karnında taş var diye şikayet ediyor, bizim Deniz’e geliyor. Kontrol edelim derken tümörün bütün mideyi kapladığını görüyorlar. Sonrasında da birkaç gün sonra ölüm...

İstanbul’a geçmeden önce, gündüzleri evde sıkılıp, geceleri dışarıda sıkıldığım zamanlarda Mehmet abiyi, Ayşe ablayı, bir de gördüğüm küçük kızları Hatice’yi sokakta yürürken görürdüm. Çoğu zaman artık içi boş, ama uzun bir süreyi birlikte geçirdiğimiz için katlanılan zamana değen, değdiğini düşündüğüm, sandığım vs bir zamanda konuşurduk. En son görüşüm de böyle bir ana denk gelmişti. Kafa dağınık vaziyette eve dönüyorum, tanıdık suratlar var karşımda. Es geçiyorum. Geçtikten birkaç saniye boyunca bütün gördüğüm yüzleri anımsamaya çalışıyorum. O kadar eskiye dayanmasa o yüz, çıkartamazdım ama anımsıyorum kim olduğunu. Sesleniyorum arkalarından, garip bir şekilde sarılıyoruz. Son defaymış bak işte. İyi ki es geçmemişim, iyi ki hatırlamışım. İyi ki…

Deniz ablaya son günlerinde bunu çok sık anlatmış. Benim kulağıma gelecek kadar sık hem de.

90ların başına gidiyoruz, ‘Susam Sokağı’nın tavan yaptığı zamanlar. Anne işe gidiyor, dede dükkana gidiyor, ananemle beraberiz. Hem eve, hem bana yardıma geliyor Ayşe. Bana derken, ananeme esasında yine yardım. Ama seviyorum. Hatta eve dönmesi gerekiyor bir saatten sonra, Susam Sokağına dalmam gerekiyor onun gidişine ses çıkarmamam için. Sonra ne bileyim takım muhabbetleriyle geçiyor çocukluğum, bir durum olduğu zaman, mesela gece taksi mi çağırılacak kışın bir vakti –ki çocukken ateşi hemen yükselen biriyken ben- küt itirazsız o taksi gelirdi.

Bu kadar anlatmayı uygun görüyorum. Size anlatınca birilerini özelliği/ güzelliği bitecekmiş gibi geliyor çünkü. Zaten kimseye pek bir şey anlatmayı sevmiyorum. Hele bir de çizik olduysa kalbimde daha da fena durum. Emin değilim, ama anılarımın tamamını, detayını size anlatacak kadar değerli olduğunuzu da düşünmüyorumdur belki. Biri ya da hepsi kim bilir?

2006 Nisanında, artık görevden uzaklaştırılmadan yaptığın direnişle, ‘Kapıcılar Kralı’ olarak hatırlayacağım seni ben. Ben ve arkadaşlarım. Ölmeseydin de iyiydi. Ara ara görüşürdük, çünkü insanı çocukluğuna bağlayan bir şeyler kalmalı elinde. Bu ev, ailem kalıyor şimdi geriye. Sokaklar bile değişiyor. Çocukken en çok alışveriş yaptığım yerler kalmıyor. Göztepe Tansaş’ın pizzacı kısmı bile sikindirik kafe oldu. Ölürsem bir ara beni 90lara falan gömün. Güzel zamanlardı o zamanlar.

Hoş kal Mehmet Abi.

Utanmaca

Yüzüme karşı beni övüp, mahçup etmeyin beni. Lütfen, rica ediyorum bakın.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

bir damla gözyaşı

agora'dan dönerken annem anlatıyor;

geçen hafta, balkon serin oldu diye dedem içeri geçiyor. içeri, benim odama. oturuyor koltukta uzun süre, bando şapkamı takıp. yıllarca ne yapacağıma karar veremediğim 10 yıllık şapkamı yani.

hüzün çöküyor sonra. sevmiyorum insanların böyle hikayeler anlatmalarını.

bak keyfine

bulanik suda yuzen balik misin,
ne ariyorsun farkinda misin?
her gordugunde asik misin?

sen boyle istiyorsan, boyle mutluysan...

gunduz bosbos bakiyor musun?
gece yanip sonen neon musun?
her gordugunu opuyor musun?

sen boyle istiyorsan, boyle mutluysan...

bak keyfine
bak keyfine

eskiden hayat daha yavasti,
tansiyonu artti fenalasti
eskiden her isin asli vardi

sen boyle istiyorsan, boyle mutluysan

bak keyfine
bak keyfine

farklarimiz calindi,
herkes birbirinin ayni
oltaya yem takildi,
yutan kendini kopya yapti

sen boyle istiyorsan, boyle mutluysan

bak keyfine...

Doğan Duru zamanında ne idüğü belirsiz tavır takınanları da düşünerek bir şeyler yazmış.

26 Ağustos 2011 Cuma

eve dönüş

tüm sıkıntılarımı istanbul'da bırakıp, izmir'e yeni problem çözme taleplerine gidiyorum. Oysa ne haliniz varsa görün. Karşımda 3 salak excell tablolarını kıyaslıyor. Uzakta veledin teki çığlık çığlığa. Ben de rötar yemenin bitikliğiyle, 14 saattir ayakta olmanın perişanlığıyla ya sabır çekiyorum.

Umarım dinlenirim evimde. Eve dönüş kolay olsun istiyor insan yine de.

tatil öncesi

yarın izmir'e dönüyorum. pek kimselere haber verme kaygım yok. lotro falan oynarım en fazla. geceleri sıkılabilirim. ben en iyisi birilerine bildireyim bunu.

öküz gibi fiziken yorucu bir gün beni bekliyor olacak. işten çık, eve gel, havaalanına yetiş falan...

aps'ye iyi sövdüm saydım. 4 gün boyunca sürünme eşiğinde takıldım. sonunda postamı yolladılar. orduevi kartları çok şekilliymiş. misafir sokamıyoruz. canım sıkılır benim orada. zaten saç maç falana da karışılıyormuş. asker çocuğu bulayım ihtiyaç durumunda lazım olur deyyü.

cuma da bomboş geçecek benim için. ufacık bir işim kaldı. onu yaparsam baya boş olucam. tehlikeli. kimseye görünmeden uyumam lazım.

yıllardır bu kadar çabuk, bu kadar karışık bir yaz sahibi olmamıştım. gittiğim zaman geri dönerdim, şimdi bayram için dönüyorum eve.

eski yazlar geliyor aklıma, çok uzun zaman önceki yazlar. bunlar hakkında cesaretim olursa yazarım.

zira yaz bitiyor...

24 Ağustos 2011 Çarşamba

şark köşesi

yorgunluktan geberiyorum. ilk toplantıma girdim bugün. sanırım, galiba, emin değilim ama kalıcı olabilirim burada. zaten olmak da istiyorum. rahatım, kafa rahat. eylül sonu gibi ev bakarım, ekimde çıkarım evime. güzel olacağını biliyorum.

ev boş, ozanla çift tabancayız. ben uyurken o çalışıyor, o uyurken de ben çalışıyorum. dayısı geldi saatler önce. bu kadar sap çerez çitliyorlar, ben de bir avuç aldım. bu büyük bir sırrımız tabi. alkole dokunamıyorum hala. ara ara ciğerlerim acıyor zira. ama eskisi gibi değil. mesela iki hafta önce, yok ya da üç hafta önce kaburgalarım fenaydı. doğumgünü haftasında zarar görmekten, hatta her şeyimi kaybetmekten. dediğim gibi daha iyiyim. midem çok daha iyi. ciğerleri de zamanla toparlayacağız işte.

ne boksa, sağlık programı gibi olmayı keselim biraz. random konuşmalar ilerliyor. ozan'ın iş durumunu bildiğimden ve dayısının iş durumu beni ilgilendirmediğinden başlarda katılmadım mevzuya. sonra bu kadar sapın bir araya gelmesinde maç mevzusuna geçildi.

evet... hala oradayız. 2 fenerliye karşı yekpare galatasaraylı.

hem de fenerbahçe'nin şampiyonlar ligi'nden uzaklaştırıldığı gece.

vira bismillah.

23 Ağustos 2011 Salı

23 ağustos

çok yorgunum. henüz yemek yiyebildiğim için uyumamak için yüksek dereceli efor kasmam, sonrasında anca uyumam gerekiyor. 6.45'te metrobüse binmek riskliymiş oldukça.

sanırım beklediğim, umduğum şey olacak. hem izmir'e dönüyorum, hem de istediğimi elde etmeme artık daha az zaman kaldı. daha ne isteyebilirim ki?

tüm icatların başında olan tek kelime;

'OLACAK'

21 Ağustos 2011 Pazar

15 liranın hikayesi

Paramız yok şu aralar. Yetmezmiş gibi evin kadın kolları da dönüyor Zonguldak’a. Ozanla beş parasız(ımsı) bir şekilde sonraki haftayı bekliyoruz. Hadi ben Cuma İzmir’e dönüyorum, o burada. Bakar herhalde çaresine. Her şey bundan iki saat önce başladı. Acıktık, evde yemek yok, paramız da yok üstelik. Daha önce hatırladığım sahneler tüm bunlar. Şu anda mesela şortun cebinde beş liram var sanıyorum kart için. Eğer o da yoksa işe gidiş alabildiğine riskli olacak. Özge’ye belki takılırım ama dönüşte sıkıntıların kralını yaşayabilirim.

Özet geçelim; 15 lira var elimizde. Ve evet, o para harcanacak, her türlü. Tuz, yoğurt, makarna, Adam kolları olarak biz evde yalnız kaldığımız zaman, imdat kolu gibi çekilecek börek için yufka ve Ozan’ın seçtiği, benim de içgüdüsel olarak hassas terazi görevini üstlendiğim patateslere totalde lira verildi. Hatta Diasa’ya 10 kuruşu bile çaktık.

Geri kalan 9 lira da, evet sigaraya gitti. Ama modern ekonomiye hakimiz artık. Açlıktan ölürüz yine, ama parasız kalmayız. O yeter evet.

6 yaş bunalımı

2007 ilkbaharına kadar gidememem şu anda ama bugünü anlatabilirim, o günlere atıf yaparak. bu akademik kelimeyi kullanmamam gerekiyordu, zira kendisi ilgim dışı ama yapacak bir şey yok. kullandım gitti.

ozan var bizde bol miktarda. bir tanesinin de minicik yavrusu var, yeğen olur kendileri. 4 yıldır haberim var kendisinden. el kadar olduğu zamanları hatırlıyorum. ama görüşmek şimdiye kısmet ve nasip oldu. gittik guvaj boyamızı aldık, sonra geçtik karşıya. gittik eve, verdik hediyemizi.

yeğenimiz ece, 6 yaşına giriyor çarşamba. hepimiz iş güç sahibi olduğumuz ve haftaya bayramdan ötürü burada olmayacağımız için bugüne denk geldi kutlama.

çok utangaç, ilk zamanlarda öpemedi bile :) benden kaçan nadir insanlardan biri esasında kendisi. bir ara teşekkür öpücüğü alıyordum, dudaklarını hisseder gibi oldum... içeri kaçtı :)

parka indik sonra. tuttum elinden, o sırada kendisi için yiğit abim kıvamına bile geldim. tahtıravalliye bindik, sonracığıma kaydıraktan kaydık. ikincisini ben yapmadım, kırılırdı.

giderken de aldım öpücüklerimi :) nedense herkesler pek bir şaşırdı bu kadar çabuk ısınmasına ece'nin. benden bahsediyorsunuz lan! neden bu kadar zor olsun ki?

prototip aldım. ben de kendisinden bir tane sahip olmak istiyorum. ileriki zamanlarda göreceğiz o kısmı.

19 Ağustos 2011 Cuma

Haluk Mesci'nin Annesi İçin

Kişisel bir yardım çağrım var bu kez: İstanbul Cerrahpaşa acilde yatan annem için, bir saat içinde AB Rh+ kana ihtiyaç var. :( Bütün gece akla gelen gelmeyen bütün kan merkezleri vs. arandı. Ben şu an İstanbul dışındayım ama kardeşim Müfit Mesci başında. Kan verebilecek birilerini biliyorsanız, 538 416 0228 'den Müfiti arayabilir misiniz? Çok teşekkürler.

kalp ritm bozukluğu

geç kalınmadığı sürece panik olunmaması gerekir. zira teknoloji ilerledi bu konuda. takılacak bir pil, yılda 1-2 kez kontrol, biraz daha dikkat uzun bir ömür sunacaktır kişiye. takriben 10 yıllıktır bu pil ve değişimi de oldukça kolaydır.

cep telefonu vs.den uzak bir hayat bedelidir.

18 Ağustos 2011 Perşembe

hediye

6 yaşında, okula yeni başlayacak minicik bir kız çocuğuna hediye bakıyoruz. fikri olanlar her türlü iletişime geçebilir benimle.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

1999

17 ağustos, 03.02.

şanslıysanız o depremi hissetmediniz ya da görmediniz. şanslı değilseniz, ülkenin ondan önceki masumiyetini göremeden yaşıyorsunuz demektir. 16 ağustos gecesi stresli olmuştur hep benim için. son bir kaç yıl öncesine kadar, o kadar çok kutlamada bulunmak zorunda kalıyordum ki, gece sonunda fütursuzca uyuyordum. o geceyi hatırlıyorum. annemle ne konuştuğumu da. içimin o endişesini de. hayatım boyunca inanmasam da, bir yanım o güdülere/hislere sahip oldu hep. o gece huzursuzdu işte.

17 ağustos oldu, annemler izmir'e gittiler işleri güçleri halletmek için. o zamanlarda yazlıkta tek trt çekiyordu, o da karıncaların baskın olduğu şekilde... göçük falan diyordu istanbul'da. umursamamıştım. sonra depremden bahsedildi. dinar depremimi, erzincan depremini tv'de gördüğüm için koymadı. işin rengi sonra belli oldu işte. zaten her şey aradan 24 saat geçtikten sonra olayın ciddiyetini farketti. geç olmuştu çok.

bugün o geceden sağ kurtulan tanıdıklarım bir şekilde hala o geceyi kalplerinde tutuyor. biri cidden kafayı çizme eğiliminde. hala ağzından laf alamayız o geceyle ilgili. gerçi nispeten depresif bir insandır da. bir başkası, bu hayatta beni en çok eğlendiren kişilerden biridir kendisi, ignore eder o geceyi hala daha. ki kendisi sakarya'daydı o gece. mühürlenmiş bir kalp hediye etti onlara doğa. bir daha kolay kolay açılamayacak anılar, bir de sevdiklerinin ölümümü görmeyi öğretti.

12 sene geçti. ilk yılında yazlıkta kendi çapımızda anmıştık o karanlık geceyi, siyahlar giyerek. bugün, benim de taşındığım şehirde deprem beklenmekte. birimizden biri gidecek ilk büyük depremde. şayet biri ben olursam, anı olarak kalsın istiyorum bu düşüncelerim. bir çeşit vasiyet denemesi.

ben o arada bir deprem fırtınası yaşadım; oğuzla ciddiye almamıştık. hatta çok eğlenmiştik. tekrar o kadar şanslı olur muyuz bilmem.

ama bana sorarsanız o zamanlar güzeldi. 90lar hoş yıllardı. 80leri bile yer yer öperdi. çünkü bariz bir özgürlük söz konusuydu. darbenin yumruğu kalkmıştı ufaktan. türk televizyonlarında kırmızı noktalı yayınlar bile yapılabiliyordu. ya da ne bileyim, bugün efsane olan programların yayınlandığı zamanlardı tüm bunlar. sonra nispeten daha masumdu insanlar, 80lerde olduğu kadar olmasa da. kötü, bu kadar kötü değildi. bir polis memurunun, annesinin elinden tutup kütüphaneye yada tiyatroya giren bir küçük çocuğun başını sevebildiği zamanlardı dersem belki durumu özetlemiş olabilirim. sonra, o geceden sonra işler tersine döndü. biz kıyasıya nefret kusarken '7.4 yetmedi mi?' pankartına, insanlar çoktan depremin allah'tan geldiğine inanmışlardı.

sonrası piyasa oldu, din oldu, sömürü oldu. o güzel sosyal demokrat belediyeler çirkinliğe geçti. insanların kalpleri karardı. bugün buradayız. beğendiniz mi yaptığınızı?

17 ağustos 1999 türkiye tarihinin net dönüm noktasıdır. 29 ekim kadar, 23 nisan kadar net ve kesin. bir daha hiçbir şey güzel olmadı zaten.

17 ağustos

neden bu kadar yorgunum ki bu kadar onu anlamadım. saati kapatıp, yarım saat daha uyuyup 8.29'da uyanacak kadar ben ne yaptım yahu? gerçi son günlerde o listeleme sırasındaki standartizasyon yormuş olabilir beni. muhtemelen onunla alakalı. şimdi en azından daha az yapacağım iş var. hem haftanın üçüncü günü de sona erdi zaten. çok şukela.

ev bakıyorduk bana ne güzel, herkes de hevesliydi; komşu kızı hollanda'ya gitti. ozan da 'sikerler, ev bakınca sana seni evden kovuyormuş gibi hissediyorum' dedi. hey allam kaldık burda :)

günlerdir, haftalardır midem bulanmıyor, midem hayatımı engellemiyor ilaçlar sayesinde. gerçi ben de baya toparladım ekstralarımı. ciğerler de son müdahele ile toparlanıyor gibi. en azından artık kaburgalarıma baskı yapmıyorlar. ki yaşamam için bir miktar daha şans veriyor bana. güzel yani. bir de şu uykuluktan çıktım mı şukela.

16 Ağustos 2011 Salı

yorgunluk

yoruldum son günlerde. uzun zamandır yorulmadığım kadar. hiç işten geldiğimde uyumazdım mesela, hele duş almadan asla. bu da oldu dün. şimdi de yorgunum. ama güzel olacak. sevdiğim bir şey için bu sefer verdiğim çaba.

12 Ağustos 2011 Cuma

Kemancı

unutulmaz bu aci
dertli dertli cal kemanci
her askta husran oldu
gonul bilmem bu kacinci

halime bak dertli cal
kemanci
basimin taci
gitme
bu gece bende kal
benim halim cok aci

degistin kemanci
neden efkarli calmiyorsun
benim dunyam yikilmis
sen neden aciyorsun

gozumden kacmiyor
benden hep bir sey sakliyorsun

yeter artik derken
kemanci
neden agliyorsun

Madem bu kadar girdik, bari kemancıya sardırmasak. Ama sardırdık işte.

Koy Koy Koy

Bir evde aynı şeyi aynı anda düşünen iki kişi, evin geri kalanları için ağır tehlikeli olabilir. Yok, henüz tehdit oluşturacak durumda değiliz.

Benim kafam bitik ama. O konuda anlaşalım; 3 gündür bitik vaziyetteyim mental olarak. Ama mutsuz değilim. Aldığım her övgü, daha da cesaretlendiriyor beni. Dahası da olacak zaten. Neyse, az önce komşu kızı uğurladım Erasmuslara. Bence değerlendirebileceğim kısıtlı zamanı uğruna harcayacağım ender kimselerden biri. Gitsin gelsin, ocakta yine görüşürüz hep beraber. Görüşeceğiz de hem.

Neyse, eve dönüyorum almışım Ice Tea ve evin en büyük gideri olan sigaraları. Dilime takılıyor ‘…dünyanın merkezi bu meyhanedir…’ merdivenleri çıkıyorum, ‘koy koy koy’…. Oysa üzüntülü bir gece de değil, aksine hafta sonum lan! Öküz gibi uyuyabileceğim iki günüm var önümde.

Duşa giriyorum, çıkıyorum, ‘… öğrendim alemin sırrı nedir/ dünyanın merkezi bu meyhanedir…’ Ozan geliyor, şarkıyı açıyor, ‘bu şarkıyı biliyor musun?’

‘oha’ diyorum fütursuzca. Lan bunu ben zaten söylüyordum, duymadın mı diyorum. O da duymasının teknik olarak mümkün olmadığını belirtiyor.

Velhasıl çok korkunç lan, daha hayal dünyasında zaten sırt sırta vereceğiz.

11 Ağustos 2011 Perşembe

dönüm noktası

Spekülasyonlara inanmayı sevmiyorum, aptalca buluyorum onlara inanmayı. Ama eğer bu gece duyduklarım doğruysa ve gerçek olursa bambaşka güzel bir hayat beni bekliyor. Belki haketmişimdir bu rüyayı yaşamayı. Bakıp, görmek durumundayım bir miktar daha. Ama güzel olacak her şey, daha güzel olacak. Ağır yeminimdir.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Hissikablelvuku

Biliyodum bugün telefon alacağımı. Öyle ya da böyle gelecekti telefon. Hissettim diyebilirim. Oldu da. Levent-Gayrettepe arası nedir ki sonuçta? :)

Evde Koala Beslemek İsteyen...

Bunu Google'da aratmış biri. Sonra da benim bloğu bulmuş. Valla normal değiliz lan?!

Ayrıca her gün manyağın teki beni aratıyor. Çok çılgınca bir olay lan?!

9 Ağustos 2011 Salı

9 ağustos

Bugün iz bırakma günümdü. Başardım sanırım. Yarına, sonraki güne, daha sonraki güne daha iyi bakıyorum artık.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

A New Hope: Return of the Jedi

9 günde öğrendiğim şeyler şunlar; o kadar temiz bir kalple iste ki gerçekleşsin istediğin. O bugün oldu.

Bir diğeri, hayalimi gerçekleştirdim. 2007 yazından beri söylediğim, yapamazsın, olmaz, başaramazsın, daha o zamana teey… diyen herkesi sonunda susturdum.

Şimdi iki şey daha var; o işi almak ve evime çıkabilmek artık.

Yavaş yavaş...

park ve bahçeler müdürlüğü

Aşkın en güzeli saatlerce bir parkta oturup sıkılmadan konuşabilmek, hiçbir şey yapmasan yarine bakabilmek sanırım. Bu şansa sahip olduğum için şükrediyorum sadece. Elimden başka bir şey de gelmiyor. Göçebe ruhlu bir canlıya bile 26. ayı yaşattırabiliyormuş böylesi ve hatta geleceğe umutla bakmasını sağlayabiliyormuş. Bundan dolayı uysallaşıyor kalp. Saatlerce yari izleyebiliyorsun. Ben evimizi düzüyorum, sen yemek listeni hazırla =)

Hayatta başka neyi düşününce insanın kalbi titrer ki?

7 Ağustos 2011 Pazar

ihtiyacın olursa

‘ihtiyacın olduğunda bana haber ver’ deme.

Bir kez olsun hisset ihtiyacım olan şeyi.

O kadar kolay da geçmedi bugüne kadar çoğu şey. En ufak şeyi elde etmek için iyi çaba sarfettim.

İhtiyacım olduğunda kimse olmamış olabilir bugüne kadar, ya da kimseden matah bir yardım alamayacağımı bildiğim için her şeyin altından tek kalkmış olabilirim. Bunu bilemezsin değil mi? Nereden bileceksin ki?

Bisiklet benim için değişik bir tecrübe. Ne bir bisiklet, ne de biraz şans oldu bugüne kadar yanımda. Evet, bisiklet de olmadı. Bir kez olur gibi oldu. Sanırım 93-94 yazlarından biri. Yazlıkta, komşu evde Dilara mıdır nedir, öyle bir hanım kız vardı. Ben 5 yaşındaysam, o da 4 yaşındaydı işte. Üç tekerli, mavi, plastik bisikletime gözüm gibi bakardım. Annemin maaşını sarsacak cinsten bir aletti zira kendisi. Ve ne yazık ki onun başına bir şey gelirse onun yerine de bir şey gelmeyecekti. Neyse… kız geldi, arkama oturdu ve pat… bir daha da bisikletim olmadı. Kuzenimde de aynısının yeşilinden vardı. O da kendisininkine dokundurtmadı. Çok bir şey değildi ki oysa istediğim; sadece plastik, mavi ve üç tekerlekli bir şey istemiştim.

O zaman ihtiyacım olmuştu benim bir şeylere. Ondan çok kısa bir süre önce ve uzunca bir süre sonra bir şeylere ihtiyacım oldu.

Onun için, ‘ihtiyacın olursa…’ deme. Ben ne yapar, ne eder istediğime ulaşırım zaten. İmkansız değil yani. Ama çok istiyorsan o arayı kapatmak, bir şeyler yap.

Bir canavar yarattım

İstediğim hayatı değil ama similasyonunu yaşıyorum. İstediğim kadar/belki biraz az meşgulüm, yoğunum. Ayırabildiğim zamanı da başta en güzel şey olmak üzere ota boka harcıyorum. Kafama esip şehir şehir dolaşıyorum ve her şeyden önce kendimi tekrar değerli hissediyorum. Boş durmak zor; depresyon sebebi.

Sonra en fantastik doğum günü aksiyonuna bulaştım. Her biri hemen hemen sürpriz oldu. Aslında en güzeli yârin yaptığıydı şüphesiz. Çarşamba, Cuma, cumartesi… muntazaman aksiyon yaşadım. Az önce eve geldim, yorgunum. Mutluyum. Uzun bir süre daha doğum günü kutlama mesajları bana ilişmeyecek. Her sene olduğu gibi kim kutladı lan heyecanını da ötelemiş bulunuyorum. Zaten 4 gün geçmiş üzerinden. Unuttum bile ben. Bir dolu kitabım oldu bu vesileyle. Her biri minimum 800 sayfa. Zor günler beni bekliyor 
Çarşamba iyiydi. Çok iyiydi. Üsküdar’da 1 saat kadar yürümüş olmam haricinde  ama bizim çocukları o kadar özlemişim ki, değdi yürüdüğüme o kadar. Sonra zaten frp diye tutturuyorum kaç zamandır. Kalbine geldim. Kendimi unuttuğum, yeni hayatıma başlamama da bir süre kaldı. Zaten daha çok uzun süre İstanbul’da olacağımın da farkındayım. Dereyi görmeden kolları sıvamamak lazım farkındayım ama Kadıköy’de bir hayat güzel fikir olarak gibi duruyor şu anda bana. Özetle Şişli-Beşiktaş civarlarından vazgeçmiş bulunuyorum. Hatta hayaller bile kurulmaya başlandı o evde olmasını istediklerimle. Şimdiden heyecanlıyım. Olacak, çünkü istiyorum. Israr edilmesi gereken tek şey insanın kendi hayatıdır. Ancak bu şekilde ‘neden olmadı’ ağlaması yaşanmıyor.

Kendi hayatım için ısrar ediyorum. Bir süre yediğime içtiğime dikkat ediyorum, alkol tüketimi sonunda sıfırlandı. Kaburgalarımdaki o garip ağrı, ha bir de son günlerde pek sık yaşadığım karın/mide ağrıları da olmadığı zaman ‘I’m back’ diyebilirim. Sağlığım beynimi sadece bir süreliğine durdurabilir. Hayallerim, heveslerim, mutluluklarımı yaşayabilmem için bana kafadan yüz yıl gerekebilir. Sor bana ben mutlu muyum dünya hayatından? Yok o kadar salak değilim. Ama bir şeyler yapma hevesi kamçılıyor. Bugün ayakta olabilmemin sebebi bu.

Orada kalıcı olacağım, çünkü yaptığım işi seviyorum. Sen oldun, burası seni tatmin etmez dedikleri zaman giderim. Asla da unutmam evimi. Geçti bir hafta daha işte.
Güzel olacak her şey.
Çok güzel…

Yanımda olmasını istediğim her şey ve herkes benimle.

5 Ağustos 2011 Cuma

insanlık halleri

Teoman bırakmışsın müziği. Mevzum değilsin, liseyle beraber teoman depresyonuna son vermiştim. Ama 2009da çıkardığın albüm güzel zamana denk geldiği için bir geri dönüş yapmıştım senin müziğine.

Bana ergenlik eşiğimden emanet yazdığın sözler. 96da ilk albümü çıkarttığında 8 yaşındaydım. Tabi ergenlikten kastım da ‘paramparça’ albümün. İlke dair ne varsa, her şey o albümde vardı. Sonra da öyle kaldı.

Ben lisedeyken seni dinlemek de bir ayrıcalıktı. Sonra bozuldu herhalde bir takım şeyler. Bilemedim, ama en azından Şebnem Ferah gibi ergen kitleye sıkışmadığın, senle beraber büyümemize müsaade ettiğin için eyvallah.
Yoluna bak, yolundan git.

ihtimalsiz bir hayal yok ki dünyada
varsa bile yok farzedip
yalvarırım tanrıya

bir gün gelir de dünya tertemiz olursa
isyan etmem bundan sonra
zamanın ruhuna

ağlasam aylarca
uyusam yıllarca
yoksa bile varedip
yalvarırım tanrıya

“bir gün” gelir de dünya böyle kalırsa
vazgeçer
isyan ederim artık tanrıya

bırak beni kendi halime
bırak peşimi
elveda

ellerimi dokundurdum denizin yüzeyine
pürüzsüz suda halkalar yapsın diye

her baharda varolmayan birine aşık olup
hiç varolmamış gibi bir dünyayı
gerçekmiş sanıp

bırak beni kendi halime
bırak peşimi
elveda

3 Ağustos 2011 Çarşamba

doğumgünü

ilk bir kaç saati mesajlarla boğuşulan, sonrasında sadece kişinin kendisinin özel hissettiği gün. yalancı sevgi gösterileri, abartılı kutlamalar vs. sıkıcı oluyor. hem sonra büyüdükçe bir özelliği de kalmıyor. aileyle mesafeler kilometresel bazda uzaklaştıkça daha da yalnız hissediyor insan.

öte yandan ertesi gün sendromu da var. cem yılmaz'ın askerlik anıları gibi, sahnedesin, gösterin bittiğinde nöbetçi sana az önceki gibi davranmıyor. böyle bir şey. sanırım her gün 2 ağustos olsun isterim. ertesi gün doğuyorsun, sonra bitiyor o gün. böyle bir döngü işte.

1/8/2010

1 yıllık aradan da hiçbir şey geçmemiş. ha 23 ha 24.