Hürriyet

28 Ağustos 2011 Pazar

Donuk Gözler, Geri Gelmeyenler

Nereden başlanması gerektiğini bilemiyorum. Neyi, hatta neden anlatmam gerektiği konusunda da sıkıntı yaşıyorum 10 dakikadır. Hikayenin sonundan başlayalım;

Az önce annem odaya geldi kahvaltı bitiminden sonra. Ben İzmir’in lanet sıcağından bahsederken ve odanın perdelerini en koyu tonla kapatırken başladı anlatmaya. Karşı komşu olan Deniz ablanın benim İstanbul’a gidişimden hayıflanmasından, iyi dileklerinden vesairelerinden…

Sonra Mehmet ölmüş dedi, aslında o konuyu nasıl anlattı kronolojik olarak yok bende. Dediğim gibi yakın tarih hafızası yok bende maalesef. Olsaydı da hatırlamazdım, en kısa, en oldubitti şekilde anlatmaya çalıştı annem. Tıpkı ölümü gibi… Şöyle oluyor; ağustos başı ya da temmuz sonunda karnında taş var diye şikayet ediyor, bizim Deniz’e geliyor. Kontrol edelim derken tümörün bütün mideyi kapladığını görüyorlar. Sonrasında da birkaç gün sonra ölüm...

İstanbul’a geçmeden önce, gündüzleri evde sıkılıp, geceleri dışarıda sıkıldığım zamanlarda Mehmet abiyi, Ayşe ablayı, bir de gördüğüm küçük kızları Hatice’yi sokakta yürürken görürdüm. Çoğu zaman artık içi boş, ama uzun bir süreyi birlikte geçirdiğimiz için katlanılan zamana değen, değdiğini düşündüğüm, sandığım vs bir zamanda konuşurduk. En son görüşüm de böyle bir ana denk gelmişti. Kafa dağınık vaziyette eve dönüyorum, tanıdık suratlar var karşımda. Es geçiyorum. Geçtikten birkaç saniye boyunca bütün gördüğüm yüzleri anımsamaya çalışıyorum. O kadar eskiye dayanmasa o yüz, çıkartamazdım ama anımsıyorum kim olduğunu. Sesleniyorum arkalarından, garip bir şekilde sarılıyoruz. Son defaymış bak işte. İyi ki es geçmemişim, iyi ki hatırlamışım. İyi ki…

Deniz ablaya son günlerinde bunu çok sık anlatmış. Benim kulağıma gelecek kadar sık hem de.

90ların başına gidiyoruz, ‘Susam Sokağı’nın tavan yaptığı zamanlar. Anne işe gidiyor, dede dükkana gidiyor, ananemle beraberiz. Hem eve, hem bana yardıma geliyor Ayşe. Bana derken, ananeme esasında yine yardım. Ama seviyorum. Hatta eve dönmesi gerekiyor bir saatten sonra, Susam Sokağına dalmam gerekiyor onun gidişine ses çıkarmamam için. Sonra ne bileyim takım muhabbetleriyle geçiyor çocukluğum, bir durum olduğu zaman, mesela gece taksi mi çağırılacak kışın bir vakti –ki çocukken ateşi hemen yükselen biriyken ben- küt itirazsız o taksi gelirdi.

Bu kadar anlatmayı uygun görüyorum. Size anlatınca birilerini özelliği/ güzelliği bitecekmiş gibi geliyor çünkü. Zaten kimseye pek bir şey anlatmayı sevmiyorum. Hele bir de çizik olduysa kalbimde daha da fena durum. Emin değilim, ama anılarımın tamamını, detayını size anlatacak kadar değerli olduğunuzu da düşünmüyorumdur belki. Biri ya da hepsi kim bilir?

2006 Nisanında, artık görevden uzaklaştırılmadan yaptığın direnişle, ‘Kapıcılar Kralı’ olarak hatırlayacağım seni ben. Ben ve arkadaşlarım. Ölmeseydin de iyiydi. Ara ara görüşürdük, çünkü insanı çocukluğuna bağlayan bir şeyler kalmalı elinde. Bu ev, ailem kalıyor şimdi geriye. Sokaklar bile değişiyor. Çocukken en çok alışveriş yaptığım yerler kalmıyor. Göztepe Tansaş’ın pizzacı kısmı bile sikindirik kafe oldu. Ölürsem bir ara beni 90lara falan gömün. Güzel zamanlardı o zamanlar.

Hoş kal Mehmet Abi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder