Hürriyet

11 Aralık 2013 Çarşamba

there is a light that never goes out

Yani küçüğüm bazi şarkılar oluyor bu hayatta. Tüm kibarlığınla ne anlatmaya ne anlatıyorsan boşver... renklerden anlamıyorum sarı ve kırmızı hariç. Ama kumral nedir biliyorum, saçlarından dolayı.  Ve kar yadığı zaman dışarda değilsek ve olmak istiyorsan bikaç adım mesafedeyim. Aramızda kalsın ama yanında Mecnun Çınar oluyorum. Ve sen izlemedin hiç bunu malesef.  Ve hep kibar kal ve hep benim kal. Ok?

7 Aralık 2013 Cumartesi

Ben de

Ve sonra sen gelirsin, ben şair olurum, yazdıklarımı unuturum. Öylece kalakalırım. Bir dostun da dediği üzere 3 hafta oldu ve nereden nereye.

Evcimen insandım ben oysa ki sonra daha başka bir şeyler oldu. Sözlü edebiyatım son derece güzel. Medeniyetime yazıyı getiremedim henüz. Bunun için her şeyi buraya aktaramıyorum. Aktarsam da sözlü olarak dinlemek lazım olayları bir de. Tekrar tekrar soğuklarda üşümeyi göze alabiliyor insan.


“ben de ayakkabılarını kapımın önünde görmek istiyorum”

18 Kasım 2013 Pazartesi

...Kasım da Biter!

Saat 1. Afili sözcüklerin tavan yaptığı ve sadece İstanbul’a inmeye meyleden uçakların seslerinin duyulduğu saatleri yaşıyoruz. Yaşamak denirse buna.

Yenice diyebileceğimiz bir hayatımız oldu ki, yerde unutulan sabunlara hazırlıklıydım, kayıp düşmedim.

Biraz da ekilme oldu. Ona önlem alamadım ne yazık ki. O konuda bir şey yapamadım maalesef. Engel olunamıyor bir takım realitelere. Ve tüm bunlar seri hale gelmeye başladığı vakit insanın hevesi kaçıyor. Heves kaçınca geriye de gelen bir şey değil. Dönmüyorsa da bana ait olmamıştır hiç diyebilirim rahatlıkla. Giden Cuma günlerinden hesap sorar mıyız bilemiyorum bunu, ama bunca hayal kırıklığı üzücü oluyor kendi adıma. Her neyse.

Demek istediğim şu ki, bir şeyler yapıyorsunuz ve bunun yasını tutmamızı bekliyorsunuz. Ama aramızdan bazıları bunun yasını tutmakla zamanını boşa harcamamayı seçiyor. O zaman da sizler çok üzülüyor ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. O zaman da elinizde sahip olduğunuz veya sahip olduğunuzu sandığınız şeyleri abartıyorsunuz. Böylece elinizde dev bir balonla kalakalıyorsunuz. Bu da arzulanan bir durum olmadığından dolayı yine üzüntü, yine falan filan…

Sokağımızda esasen ağaç yok, ama biz bazı düz duvarları boyayarak renklendirdik. Ve bunları yaparken de sokağımızı gözetleyen kamerayı kararttık. Sokağımızda karşılı karşılı 8 apartman var. Bir tanesi daha yeni yapıldı ama. O boş sadece. Bir tanesi de komple bir beyaz eşya bayisine ait. Yani sanıyorum ki iki apartmanın en alt katlarına konuşlanmış. Antikaya dair ne ararsanız var, mesela geçen sene dilsiz uşak diye tabi edilen askılardan aldık. Antikacıların en sinir bozucu özelliği de kesinlikle kafalarına göre hareket etmeleri. Mesela normalde 9 gibi açılan bir dükkan, söz konusu antikacı olduğu zaman 11’de de açılabiliyor. E tabi kapanışta da aynı hassasiyet gösterilmiyor. Örneğin akşamüstü 4 gibi kapanabiliyor. Ve hiçbir zaman bilemiyorsun ne zaman muhatap olman gerektiğini.

Akşam yürüyüşlerini de aksatmıyoruz. Temel olarak ölmemeyi göze aldığımız ve fit halimize dönmemiz icap ettiği için devam ediyoruz bunlara. “Go on” yani.


29 Ekim 2013 Salı

Ekim Biter

Değişik zamanlardan geçtiğimin farkındayım. Ekim ayı çok hareketli geçti. Bugün- yarın Eskişehir’e gidiyorum ve son ziyaretimden beri tanık koruma programına alınmışçasına hayatım değişti. Bir sürü insan girdi-çıktı, indi bindi yaptı. Hayatım değişti, mutlu olduğum/olacağım noktalara eriştim. Bazı şeyler şevkimi kırıyor, bazı mesajlar kırılan şevkimi toparlıyor. Velhasıl hayat stabil ilerlemiyor. Bu konuda yapabileceğim bir şeyler yok. İnsanlar bekliyor ki kriz yönetimlerine dahil olayım, süreçlerini yöneteyim. Bir nevi kriz varsa çare de var durumu. Bu sefer krizler arasından sıyrılmaya çalışan ben oluyorum. Kendimde başarılı değilim, deniyorum. Deneysel takılıyorum.


Neyse ki hayat dev bir iddiadan ibaret ve bizim geri adım atmamız söz konusu değil.

19 Ekim 2013 Cumartesi

Kapkara

Her şey yolunda gidecek derken bir el tutuyor tüm soyutları ve “daha henüz bitmedi” diyor.
Her şey yolunda gidecekken küçük bir kızın gözleri doluyor.
Her şey yoluna giriyorken dünya Karanfil Kız’ın omuzlarında yük oluyor.
Ve her şey yoluna girerken Ankara, kapkara…
Hem huysuz hem haklı, hem 10 numara kadın…
Her bir aldığın nefesinle gurur duydum. Duymaya da devam edeceğim…
Bunu zaten biliyorsun.

Yolumuz açık olsun

6 Ekim 2013 Pazar

Kombileri Yakma Enstitüsü

Tüm bu işler ne zaman başladı, ne zaman bitti çok bi’ fikrim yok. Her şey çok hızlı ilerledi. Ve ben sözümü yine tuttum. Hem de bu kez “the one” olarak dönme şansım da oldu. Oldu ama, gidenler de oldu. Yine de bunlar için üzülmeyeceğim. Üzülmek için sebep aramamıza lüzum yok. Aslında üzülmeye de lüzum yok. Böyle böyle insanlar akli dengelerini yitiriyorlar işte hep. Yani temelde olması gereken şey üzülmemek olmalı. Tamam, cümle biçimce olumsuz olmamalı: temelde olması gereken şey üzüntüye karşı direnmek olmalı. Bak, mutlu olmaktan bahsetmiyorum. O ayrı bir safha, ama mutsuz olmamaya çalışmak da bir çözüm olabilir.

Her neyse, ilk yağmurlar başladı. Bir süredir havalar soğuk. Şimdi sen yine bir dağın başındasın minik şeftaliciğim ve ayakların da çok üşüyordur. Bunu da biliyorum. Çıkık alnınla, saçlarını da geriye falan attıysan (kıvır) alabildiğine estetik duruyor olabilirsin. Ne yazık, bunları asla bilemeyeceksin. Bilmemen gerekecek. Ama yine de güzel gelişmeleri paylaşacak birilerini arıyor insan hayatta. Herkese de her şeyi anlatamıyorsun işte. Sorun anlatamamak olabilir belki de. Konuşmanın gerekliliğine inanıyorum. Karşı tarafın da bunu algılamasını istiyorum. Bu da benim en doğal hakkım elbette.

Mesela görüşmek istemediğimi “ayan beyan” belirttiğim bir insanın “bir şekilde” bana ulaşma hakkını kırma hakkım söz konusu. Yine de ben bekliyorum ki, o kişi/kişiler bana ulaşmayı kessin. Bak son derece primitif bir konudan bahsediyoruz. Yani ergen erkek çocukları gibi “hayır=belki” düşüncesi anlamlı değil sosyal hayatta. Hayır= her zaman hayır oluyor günlük hayatta. En nihayetinde alaycı olabiliriz belki bi nebze ama taşak geçmiyoruz birbirimize karşı. Prensiplerimiz var yaşantımızı sürdürebilmek için. Bu prensiplerimizi bazı noktalarda esnetebilsek bile, bağzı konularda esnetmemeyi uygun görüyoruz. Ve ben de en nihayetinde sabır sahibiyim. Ve ben de konuşabilirim, ve ben de ulaşabilirim bağzı insanlara, ve hatta çoğu insana ulaşabilme kabiliyetim de var. Üzücü olayların yaşanmaması için had bilmeli, karşı tarafa saygı duymamız gerekiyor. Ki gördüğümüz saygıya uygun davranabilelim. Çünkü, tek yolumuz da insanlara ulaşmak falan değildir.

Mesela sen bir gün manyak gibi “bir gün seninle aynı yerde çalışacağım” dersen, ben de bunun karşılığında ümüğünü sıkma garantisi veririm. Şahitsin sözlerimi tuttuğuma. Bir ömür ve reenkarnasyon dahil, birkaç ömür boyunca bu sözlerimi tutacağımı en iyi sen biliyorsun. Ve hala benimle inatlaşıyorsan, başına gelecek felaketleri çay&çekirdek eşliğinde izlememde herhangi bir sakınca olmayacaktır umarım.

Her neyse, çok naif başlamıştım bu yazıya. Hangi ara delirdim onu bilmiyorum. Ama sanıldığından inatçı olabilirim ve güzel insanlardan ve güzel yanaklardan asla vazgeçmeyebilirim. Aradığım şey, ikinci paragrafta zaten belirtilmiş, ama o yoksa sırtını dayayabileceğin, en güzel sesiyle seni kahvaltıya çağırabilen insanların ellerinden, kollarından, yanaklarından tutmak gerekir.

Bence böyle. Ve zaten evrensel olarak da böyle.


26 Eylül 2013 Perşembe

Dönüşüm Başlar

Kişisel hayatımdaki korkak, muhafazakâr ve liberal ideolojilerinin son demlerini yaşadığını hissettiğim, hissetmekle kalmayıp gördüğüm zamanları yaşıyorum. Böyle bir huzur, sakinlik, dinginlik var. Eski, çok eski günlerdeki gibi. Her zaman olduğu gibi devrim mutluluk getirir. 

Hay allah

Şimdi, aylar sonra baktığım zaman o zamanki kırılganlıktan eser kalmamış. Hayat katılaştırıyor insanı, tüm gücümle dirensem de kalbimin nasır tutmasını engelleyemiyorum. Birileri devamlı gidiyor ve bu gidenler hep sevdiklerimiz oluyor… belki de bundan dolayı bu haldeyiz. Kim bilir?

Ama demem o ki, er ya da geç ben sözümü tutuyorum. Bunu zaman çıkartıyor ortaya.


Şimdilik bu kadar. 

21 Eylül 2013 Cumartesi

Güzellemeler

Bir cuma gecesini daha yalnız geçiriyoruz dersek çok da yanlış konuşmuş olmayız. Azcık yanlış konuşmuş olabilirim ama. Zira önceki hafta, daha önceki hafta, çok daha önceki hafta cumaları gayet ev haricindeydik. Tabi üst üste birkaç gün boyunca evde durunca, şehir hala eylülü yaşarken ve saatler akşamı erken getirmeye başlamışken (henüz yeni) evde durmak aykırı bir hareketmiş gibi geliyor. Güzel havalara ihanet etmemeliyiz. Kış çok soğuk geçecek zira.

Ancak, her kış kendi mucizesiyle beraber gelir tabi. Bunu bilen liseli değildir. Şaka. Yazın salınan, gevşetilen her ne varsa daha sıkı tutunca bakalım neler olacak. Onun için kış güzide bir mevsimimizdir. Ve tabii ki mevsimleri saymak gerekir. Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz. İşte bunlar hep şairlere özgü minik ezberler olsa gerek. Yıl tablosuna baktığımız vakit ocak ayının çoğunlukla aralık ayından sonra ve şubat ayından önce geldiğini görmek çoğumuzu şaşırtmaz. Bence kasıtlı bir muhalefet söz konusu olmadığı halde, kimseyi şaşırtmaz diye düşünüyorum.

Peki Noel Baba kültürünün getirisi olan kar neden yok? Güney yarım küre sakinleri çakma Noel Babalardan sıkılmamış mıdır acaba? Örneğin, Canberra gettolarında yaşayan genç bir delikanlı (şaka lan çocuk işte) karla beraber o geyiklerin (Noel Baba geyiği) gelmesini beklemez mi? Bilemiyorum, madem hayvan kadar kıta keşfettin, ortak kültür geliştirirken de optimum yolları seçmek mantıksız mı? Bana kalırsa değil. Ama birçoğu tarih sahnesinden silinmiş (vefat) pek çok kişinin bunu düşünmemiş olması absürt geliyor bana.
Ortalama 70-75 yıl civarında dolaşan insan ömründe birilerinin başka birilerini düşünmesi gerekliliğine dair inancım tam. Ancak, bu inancı kolektif bilince yayıp, kolej takımı ruhu yakalamak kısmında sıkıntılar yaşıyoruz insanlığın bugünkü temsilcileri olarak. Bencil olmak, domine etmeye çalışmak, müzik faşizmi bunların örneği değil midir ey okur?

Son dört satırda adımı da geçirirsem belki modern zaman koşması yazmış olabilirim. Evet, bazen şiir mi kaldı? Yok, halk edebiyatı mı kaldı, vay efendim edebiyat mı kalmış, biz onu parçalayıp kırmamış mıydık demeden edemiyorum. Edemesem de bazı şeyler kendini sık tekrarlıyor.

Ve sanırım yazmak istediğim uyduruklu bir şey yazmayı başarabildim. Öyle değil mi? Bunu benden başka her kim okusa muhtemelen “en yakın kitabın 56.sayfasının son satırından bir cümle” arakladığıma inanacak. Her neyse, Pilli bebek çalıyor bir taraftan. Ciddi bir şeyler de yazmak istiyorum ama uykuya yüzyıllardır hasretim. Ve hasretim yazarken genelde sol yüzük parmağım "ssss" diye ilerliyor. Pek çok şeyin özeti olan hasss… ‘ın ileride Türkçe’nin yerini alacağına inancım tam.


Tam olarak söylemek istediğim şey şu. Azıcık gülümseyin. Gülümseyince gözleri kaybolan insanları kaybediyor olsak bile artık, siz yine de gülün. Belki çıkık alınla geri dönerler bir sabah. 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Giden Kimsenin Döndüğü Görülmemiştir

Her ayın 15-20 arası bir hüzün geliyor hayata. Martılar falan susuyor.

Abartmaya gerek yok, sadece üzülüyorum.

Anlatabiliyor muyum?

15 Eylül 2013 Pazar

Gülerken Değil, Gülerek Öleceğiz

Prensip olarak ölmeyi tercih etmiyorum. Belki fiziken bu konuda çaresiz olabilirim, ama mental olarak devam edilebilir diye düşünüyorum. Ama metafiziğe bulaşmaya da tahammülüm falan yok şu anda. Sadece çok gülüyoruz son günlerde. Ve neyse ki çevremizde “çok güldük, kesin ağlıcaz” diyen insanları barındırmıyoruz. Belki muhteşem bir durumumuz söz konusu değil. Kabul etmesi zor değil bunu. Ama keyfimiz de yerinde. Her şey bir yana sisteme, önyargılara, refleksif söylemlere düzenli olarak kontratak yapabiliyoruz. Bakınız, bu çok güzel, çok ince bir detay hayatta. Dediğimiz yoldan falan da dönmüyoruz hani. Ama tabi son dönemlerin eğlencesi de pek bir çılgındı. 
Bir şeyleri değil ama yazıları yarıda bırakmayı seviyorum. %50'mi kolay tutuyorum içimde. 

6 Eylül 2013 Cuma

Bol Plan Cilde İyi Gelir

Vicdanın rahatsa dünyayı taşıyabilirsin. Karanfil’in hikayesinde küçük kız çocuğuysan, dünya zaten omuzlarındadır. Son haftaların en sakin gecesini yaşayabildim sonunda. En azından işler benden çıkmıştı, bunu biliyorum. Geriye birkaç ufak detay kaldı. Hallettim mi onları da tez vakitte yeni işler peşinde koşacağım. Koşuyorum da aslında, İzmir’e dönmek her daim bir alternatif. Bu noktada yapabileceğim pek bir şey yok. Bazen başka şehirler denenmesi gerektiğine inanıyorum. İstanbul’a asla yenilmedim. Yenilebilirim de, o ayrı. Pes etmem ama. Bu da bi gerçek. Ahlaki çöküntü sahibi olan ahlakçıların deyimiyle “plancı” olabilirim. Velakin, her insanın sahip olması gereken şeydir “en az iki plan”. Hele bir de havalar aniden soğumuşsa ve şort sezonunu kapatmışsak, kesin ama kesin bir şey var ki, en az iki plan gerekli. En az iki plan da ikiye ayrılır;
-A Planı: Ana plan, yatacağı çok belli olan plan. Bir nevi piyon. Ya tutarsa?
-B Planı: Yedek plan, ilki banko yatacağı için yapılan plan. Sağlam olur. Ancak Murphy’de ihtiyaç olunan şey en son bakılan yerde bulunur ilkesinden yola çıkarak bu plana geçene kadar anamız ağlar.
Örnekleri çoğaltmak pek mümkün.

Her neyse…

3 Eylül 2013 Salı

Kelimeler, Sokaklar ve Evler

İstisnasız her yolumuzun sonu çatallanıyor, asgari 2 farklı yola çıkıyor. Bu durum şaşırtıcı olmuyor, sürprizlerin sonunun dramatik olması öngörülemeyecek bir şey değil. İlkleri yaşamıyorum ama Jamais vu sendromundan mustaribim; her şeyi baştan yaşamadığımı biliyorum ama nasıl başarıyorsam ilk anda yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Üstesinden geleceğimi de biliyorum ama mesela banyoda kayıp düşenlerin yanlarında olamayacak olmak burnumun direğine helikopter çarpmış hissiyatı veriyor bana. Üzülüyorum, çok üzülüyorum da ses çıkarmıyor olmam üzüntümün bir galaksiden daha az olduğunun kanıtlamıyor.
Geceleri, öyle kapatıyorum her şeyi sadece L&M kalıyor geriye. Neticede Leyla ile Mecnun’u ben bir araya getirsem bile, kader bir araya getirmiyor. Getirmiyorsa da yapacak bir şey yok deyip, her şeyi atmak mı lazım bir kenara, yoksa üzerine gidip iyice rezil olmak mı lazım bilemiyorum. Oysa yakın zamana dek her şeyin rotası belliydi kabaca. Önümüz kapandı, Mustafa Topaloğlu nezdinde Bülent Ersoy gibi önümüz kesildi. Maalesef kader, bilhassa bazı insanların hayatının belirli yörüngede dolaşmasından hazzetmiyor. Bunu biliyoruz. Ama ne yazık ki bazı insanlar da sahiden bazı insanlar. Mimlenmiş gibi hissediyorum kendimi. Hani lacivertlilerin belirlediği kişiler vardır ya, ne zaman olay çıksa onları alırlar evlerinden sabahın bi vakti. Hah, aynı durum kader için geçerli. Ne zaman dengeler bozulmaya başlasa al başına belayı sonra.
Durumlar böyleyken böyle. Attan düştük, uzay gemimizin yakıtı bitti, dünyanın son bor damarı da boşaldı, havada kaldık. Jules Verne’nin Aya Seyahat’inin sonunu yaşıyoruz bir nevi. Ne geri dönebiliyoruz eski hayata, ne de bir adım ileri gidebiliyoruz. Sadece “yeteneklerin var diyor” ve geçiyoruz.
Böyleyken böyle.
Son Japon Prensesi Kaoru Nakamuru değil, bunu biliyorum. Gerçeği Anadolu’da bir yerde. Ve muhtemelen de bozkırda.

Biz onların kültürünü alalım, uzaktan hep saygı kalsın. (en kötü ihtimalde)

26 Ağustos 2013 Pazartesi

bitmez

“ölümümü bekleyenler
avucunu yalasın
ölmeyeceğim
yüzyıllar sürse de
sizi değiştirene kadar
başınızdayım”
Hıncımız bu noktada. Ve bu netbooku açma sebebim bambaşkaydı, neden böyle oldu bilemiyorum.

Ve uyku tutmaz, her gün bir hikaye biter. Uyuyamamak ise iki hikayenin arasında kalmaktır; ne başlar, ne de biter…

18 Ağustos 2013 Pazar

Yaz Biter

Gecenin bir yarısında H. Hanımcığımızdan iltifat almamış olsam, muhtemelen L&M izleyip uyuyacaktım eve döndüğüm zaman. Oysa işler yolundan çıkmış oldu o güzel iltifatla.

Filmi takriben 24 saat geriye alalım. Rakı kafasının dev bir dinozor, ejderha ve hatta at kafası kıvamına geldiği bir cuma gecesinin akabinde, neredeyse tüm bir gün boyunca baş olsun, boyun olsun bir sürü ağrıyla uğraştım gün boyu. Oysa İzmir’den minik bir lodos havamız vardı bu arada. Adeta İstanbul’a güç gösterisi, meydan okuma, Haydarpaşa’dan haykırma etkisi yarattı misafirlerim.

Yalnız bazı sorunlarımız var;

Belki ben geç kalıyor olabilirim hayatta her şeye ama başka insanlar da o kadar masum değil. Mesela zamansız bir geliş oldu bu. Sadece cumartesiyi değil, cumayı ve pazarı da değerlendirebilirdik. Olmadı. Gerçi Pazar hakkında bir fikirleri olduğunu sanmıyorum ama zaman darlığından her şey sıkışıverdi işte.
Zaman darlığı demişken hani yaz günleri uzun sürerdi? Her şey daha dünmüş gibi geliyor bana. Direnişimiz, güzelliğimiz, sabahlara kadar birbirimizden haber bekleyişlerimiz vardı. Yok olmuş bunların hepsi. Yaz diyoruz, tatil yok diyoruz, çalışıyoruz diyoruz. Bunların hiç mi bir anlamı kalmamış? Kalmamış. 2013 yazına mutluluklarımızı da, geleceğimizi de gömmüşüz meğerse.

Daha önce sıralamıştım, 2013 de berbat, ama iyi bir öğretici yaz olarak yerini alacak.

Hadi bakalım hangi yazımda sıralamışım bu önemli yazları?


Bilene dev bir güzellik J

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Bi Takım Yarıda Kalmışlıklar

https://www.youtube.com/watch?v=7Avy4wNSYJU

İşte bunu okuduğuma çok üzüldüm. Bunca zaman sonunda gerçekten ilk kez çok üzdün beni.

Demek İzmir?

Çok Büyük Zaman Kaybı

Kendime gelmedim henüz. Orası çok açık. Ama daha iyiyim. Bu da ziyadesiyle açık bana kalırsa. Böyle biraz nadas gibi hemen her şey. İnancım toparlanıyor. Yine de eksik bir şey var. Maalesef öyle. 2013 yazı için çok başka hayallerim vardı. Hiçbiri olmadı yine, yeni, yeniden. Ama ben şafağı görüyorum, gördüğümden çok eminim.

Gerçeği bulduktan sonra imitasyonlarıyla ilgilenmiyor insan. 

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Pazartesi Sendromunu Dövdük

Tekdüze falan ama idare ediliyor. Bir pazartesi gününü en iyi hale getirmenin yolunu "en iyi ben bilirim, ben!"

Ve bildiğim bir şey varsa karma bu aralar çok güçlü bu aralar hayatımda.

Bildiğim bir şey varsa yapılan, geri dönüyor.

Bildiğim bir şey varsa hayatta imparatorluk kuramazsın, her yere ulaşırsın ama. Sadece gezginsindir. Flaneur olabilirsin. Sırtına çantanı alırsın, yola çıkarsın.

Bildiğim bir şey varsa imparatorluk kurmaya çalışırsan, hayat en ivmelendiğin en yüksek anda suratına gömer ekmek kesme tahtasını.

Böyleyken böyle, umarım az pişmanlık getirir gelecek. Yoksa bu saatten sonra her pişmanlığın dönüşü çok geç olacak.

son söz

iki şey diyip kaçıyorum;

çok iyisin ama aptal ve aşıksın güzel kardeşim. keşke sadece bi tanesi olsaydın.

diğeri, daha da önemlisi. bugün bitti, gitti. ama önümüzde çok uzun sezonlar olsun. ben gelirim, izleriz yine maçları. söz.

hasta la vista

8 Ağustos 2013 Perşembe

Düzeni Kontraataklarla Vuruyoruz

Standart;

-Artık yaşın gelmedi mi?

Bizde;

-Anne sen şu anda x yaşındasın deil mi?
+Evet.
-Ben doğduğumda ananem x-1 yaşındaydı.
+Hı?!

Annem bana "hı" dedi :)

Eve Alınması Lazım Olanlar

Bir su terazisi, bir 22'lik ampul. Çok gerek. Bir de İspanyolca bilen bir alçıpan ustası. İspanyolca anlayıp, İngilizce cevap verebilsin diye.

Bir Kere de Güzellikle Uyandırsan

Bayrama inanmıyorum ama güzel şeylere inanıyorum.

Güzel temennilerde bulunmaktan kaçınıyoruz, zira -yabancı değiliz- her güzel temenni arkasından felaket getiriyor.

Bir bayram sabahı kalktığında yaşanılabilecek en trajik andır sabah allerjisi.*

Yalnız şunu 'rica' edenlerle ortak seçime girsek kazanabiliriz.

“Bir kere de güzellikle uyandırsan”

*Bu konu güncellenmesin daha sonra.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Rövanşlarımız

Hayatın ivmesi aşağıya doğru kayarken, iyi şeylerden çok kötü şeyler akla geliyor.

Doğum günleri güzel değil, onlar felaketlerin sebebi olabiliyor ve düzenli olarak her pasta kesilişinde kağıt kesikleri atılıyor olabilir bir başkasının kalbine.

Doğum günleri, öncesi ve sonrasıyla fecaat sebebi olabilir. Ne zaman kapıdan yaka paça atılan bir kadın görsem, aslında başkasıdır gördüğüm. Atamam, yapamam.

"Doğumda elimi tutacak mısın?" diye soran bir kadına sadece öfkelenebilirim, o da -zaten zekasının hastasıyımdır- bi daha tekrarlamaz sorusunu. Çünkü böyleleri de var hayatta.

***

Demek istediğim, "ah siz kadınlar, yaparsınız ve karşınızdakinden bunun yasını tutmasını beklersiniz."

Oysa yüzyıllardan 21. yüzyıl ve zaten sevilmeyi sadece romanlardan öğrendik. Büyük savaşlar görmemenin bedelini, o savaşları içimizde yaşayarak ödüyoruz. Çoğumuz, bir kısmımız en azından.

Demek istediğim, saklayın kendinizi sağlam bir rövanş için. Çünkü aşk bitince geriye bir şey kalmadığına tanık olacaksınız.

Ve biz bunu zaten demiştik.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

DM

Siz, genç ve ölü kadın bir 24 Temmuz sabahında gözleri dolu uyanma sebebisiniz.
Siz, genç ve ölü kadın her 24 Temmuz sabahında gözleri dolu uyanma sebebisiniz.
Temmuzlar eskiden güzeldi. Oysa bir süredir ölüm ve ayrılık konseptleri birlikte yürüyor.
Çok güzel annelerin öldüğünü görmek zorunda değiliz herhalde değil mi? Görmüyorsak da gerçeği değiştiremiyoruz zaten.
“Şimdi mucizevi bir yerdeyim”
Şiirin sonundaki bitiş havasını seziyorduk da, bu kadar kolayını beklemiyorduk işte.
Ölen her kadın için yazdığın şiirleri Muc’a verdin, bizi de nıt, sincap ve pek çok şey terk etti.
Temmuz ayından bir sen geçtin, geri gelmedin.
Kalsaydın, temmuz eskiden güzeldi.

Didem Madak

14 Temmuz 2013 Pazar

Tek İhtimali Olan İnsanlar

Çok anlatılacak bir numara yok. Bazı insanların hikayesi tek ihtimallidir: Yaşamak.
Kendiyle konuşamayan, günlüklerini bile gönül rahatlığıyla yazamayan insanlar var hayatta. Bugünden 10 sene önceye baktığında “keşke yazsaymışım” derler. Ama olmamış işte. Huzursuzluk, güvensizlik vesairelerin yakasını bırakmadığı zavallılar var hayatta.

Kabuslarla uyandığım geceler olurdu küçükken. Bazı koşullar kabusları büyütüyor. “Keşke” bir hayat tarzı oluyor. Geç kalmalar var. Çoğu insan için geç kalmak somuttur. Bazıları için ziyadesiyle soyut. Öyle bir şey geç kalmak. Bunun alt yapısını biliyorum. Ama anlatamam, yazıya dökemem. İyi bir rakı gecesinin akabinde dökülebilir bazı cümleler. Ve şu an sadece işlerimi tamamlayıp uyumayı planlıyorum.
Amaç şu; başka çocuklar unutulmasın. Güzel büyüsünler. Onun için şu yaptığımız şeye ne kadar bağlı olduğumu anlatamam. Evet, iyi bir büyük nasıl olunur bilmiyorum. Bilemedim bunu. Ama çabalıyorum. Günün birinde ortalamanın çok üzerinde baba olacağım en baştan beri söyleniyor. Ben bu kalıba nasıl sığacağımı bilmiyorum.

Hükmen mağlubiyetle hayata gelişimi eşitlemeye çabalıyorum. Sonrası da gelecek. Ama nefret edilen çok şey var. Bunun bedeli apaçi dili edebiyatında yoklukla sınanmak olsa gerek. Ya da ona benzer bir şeyler işte. O dile hakim değilim. Olmayayım da zaten.

Aslında durumu “anneannemin son ölümü”nde Emrah Serbes anlatmıştı. Buraya motamot yazsam birileri bulur, sonra uğraş dur. Ama şu var ki, yıkılmasını istiyorum bazı şeylerin. Çünkü her şey olduğu zaman acıma göstermedi yetkililer, kurumlar ve kuruluşlar. Yok olup gidebilir her şey. Yeni düzen kurulabilir. Kurulmayabilir de. Nasıl olsa adaptasyonum kolay, bağlanmam zor çoğu şeye. Ve bunca şer odağına hiç bağlanmadım. Görüyorum ki direnebilceğimiz insanlar da yok hayatımızda artık. Anlıyorum ve görüyorum yani işte. Keşke olsalardı. Olsaydı. Olmadı işte.

Tek çözümün tahliye olması çok acı. Ama, kabul edilmesi gereken bir gerçek. Gerçekler hayatı gölgeliyor işte. Görünür gerçekleri de insanlar kabul etmedikleri, kendilerini kandırmayı türlü bahanelerle seçtikleri için, ona da yapabileceğim bir şey yok. Aşk, mantık, hurafe vesair. Her şey karşı şu anda. Ama onların da altından kalkılabilir. Yeter ki gitmek olsun sonunda. Hayatımı gitmeye bu kadar şartlamışken ne kadar zor olur burada kalmak? Kalmayayım da zaten. Cezbetmiyor burada hiçbir şey. Hemen hemen diyelim.
Her neyse.  Çok anlamsız yerlere geldi. Kriptolu konuştum farkındayım.

“Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç tüm çocuklar büyür.”


Karanfil kızın hikayesi çok değerli. Dünyayı omuzlarında tutmak… Falan ve de filan. Konuşulacak şeyler var. Dökülmesi gereken çok şey… Ama doğal değiliz artık. 

Ve biliyorsunuz ki mutlu hikayeler için vakit çok geç.

Ve tüm olanları dehşet içinde izliyorum. 

7 Temmuz 2013 Pazar

Denizin Çağrısı

"O lazer bakışlı kızı düşündüm... Ona telefon açıp yarım saat kadar konuşmak istedim. Sonradan gördüğüm acayip rüyaları anlatmak istedim. Kimseye anlatamadığım şeyleri sanki yüz sefer anlatmışım kadar rahat, anlatmak istedim."

E.S

"Laboratuardan Kaçan Virüs"

"... Kozmos frene basış. Güneş uçuş. Dünya duruş.
Taş kesilmiş yumruklarla, ben içinde yaşadığım bulaşık akvaryumu kırış." (Müntekim Gıcırbey, Korkma Ben Varım)

"Allah'ım, bunu dilediğim için ayıp etmiş olur muyum?" (Nuh Tufan, Dublörün Dilemması)

Rhett Butler

‘Kırılmış bir vazoyu yapıştırıp hep çatlaklarını göreceğime ona dokunmayıp eski haliyle anmayı tercih ederim Scarlett. Bu ilişki burada bitmeli...' 

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Ya?



“Rüyanda başrolde değilsen, kabus görüyorsun demektir.”

Vicdanımı temizlemeye çalışıyorum. Olanlardan değil, olmayanlardan kaçmaya çalışıyorum. Seslerden de, sessizlikten de kaçmaya çalışıyorum. “Karanlıkta kelimelerin ağırlığı kat kat artıyor”(Elias Canetti, Marakeş’te Keşmekeş)

Fırsatçılık yapmamaya özen gösteriyorum. Gece erken yattım, güneşin parlak doğmasını umarak. Kabusla uyanmayı hiç beklemiyordum. Oldu. 

Çocuklar var, sokaklar var. Sevgi çok değerli, onların gözlerindeki ışık da değerli… Bana kısmet olmayan o ışıkların onlardan gitmesine izin vermeyeceğim. 

Bir şeyler yapamayacağımı görüyorum artık, şansımı kaybediyorum. 

“Sana baktıkça tatlım, Rus ruletinde kaybetmenin acısı gibi bir acı duyuyorum” (Dodo Conor, Can Çekişmenin İcapları) 

“İçimden Şehirler Geçiyor…” (Feridun Düzağaç)

2 Temmuz 2013 Salı

2 Temmuz/ Finish Him!

“Esas olan uzun yaşamak değil; kendinle barışık yaşamaktır evlat” Kaptan Teague

Çok fazla insan üzülüyor çevremde son kararların ardından. Oysa hayat her şeye rağmen devam ediyor.

24 Ağustos 79, Pompei’nin üzerine lavlar akmaya başlıyor. Önce küller var tabi. Her şeyin başında ise şehrin tepesinde dev bulutlar… Geri geliyoruz, Pompei artık yok. 1700 yıl boyunca unutuldu. Unutulması, hiç olmadığı anlamına gelir miydi? 1860 yılında Giuseppe Fiorelli kazı ekibinin başına getirilmeseydi kimin umrunda olurdu lav altındaki bir şehir?

22 Mayıs 1960 Şili Depremi, modern uygarlığın tanık Richter ölçeği ile 9,5 büyüklüğündeki bu deprem ile oluşan tsunami dalgaları Pasifik'i geçerek Japonya'yı ve Hawaii'i bile etkilemiş ve toplamda 6 bine yakın insanın ölümüne sebep oldu. Şili de, okyanus da, okyanusa kıyısı ülkeler de hala ayakta.

Temmuz-Kasım 1931 Huang He’nin öfkesi. Moğolistan'da bu nehrin donan su kalıplarıyla tıkanması ve nehre ismini veren sarılığın sebebi olan kil yoğunluğu sebebiyle bu bölge genelde su altında kalır. 1931’de yaşanan selde ise bambaşka bir durum söz konusu: toplamda 87 bin kilometrekarelik bir alanı yok etmiş ve inanılması güç bir şekilde tam 3,7 milyon insanın ölümüne ve 80 milyon insanın evsiz kalmasına sebep olmuş. Kaçımız haberdardık? Yine de hayat devam ediyor.

2004 yılında Hint Okyanusu'nda Sumatra Adası açıklarında meydana gelen 9,0'lık deprem, en sonunda 230.000 kişinin ölümüne yol açacak dev dalgalar oluşturmuştu. Tarihin gördüğü bu en ölümcül tsunami, en çok Endonezya olmak üzere 15 farklı ülkeyi etkilemiş ve 30 metrelik dalgalar ile, 2 milyona yakın insanı da evsiz bırakmıştır. Hepimiz net hatırlarız değil mi bunu?

Dünyada oluşan hortumların yarısına yakınının boy gösterdiği Bangladeş, 26 Nisan 1989'da kayıtlara Daulatpur-Saturia Hortumu olarak geçen olayla sarsılmıştı. Ağaçlar ve evler de dahil olmak üzere önüne çıkan her şeyi yerle bir etmiş olan bu hortum, tarihe en çok kişinin ölümüne sebebiyet veren hortum olarak geçti. Sona erdiğinde geride 1300'e yakın ölü, 12 binden fazla yaralı ve 80 bine yakın evsiz bırakmıştı.

Velhasıl, her şeyin sonunda ölüm var. Soru işaretleriyle olmaz o iş.

Yola çıkmanın nedeni soru işaretlerini boğmak olmalı.


“Rorschach's Journal. October 12th, 1985: Dog carcass in alley this morning, tire tread on burst stomach. This city is afraid of me. I have seen its true face. The streets are extended gutters and the gutters are full of blood and when the drains finally scab over, all the vermin will drown. The accumulated filth of all their sex and murder will foam up about their waists and all the whores and politicians will look up and shout "Save us!"... and I'll whisper "no." (Walter Kovacs, March 21, 1940 - 2 November, 1985)

1 Temmuz 2013 Pazartesi

hatt-ı hayat yoktur sath-ı hayat vardır

...ve o sath bütün hayattır.

Olduramadığımız zamanlardan geçiyoruz.

Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu günlerde birbirimizden kopuyoruz.

Bireysel teşebbüslere meylediyorum.

Çok canım sıkılıyor, kuş vurabileceğim kimse yok.

Ve hatta kuşlar felaketimin başlangıcı ama o konu bende gizli. Konu kilit.

Burada olduramıyorsak, olduracak başka yerler bulacağız.

Niyet etmek önemli.

19 Haziran 2013 Çarşamba

dance me to the end of love

Çok zaman geçmiş son yazdığımdan beri. Yine de o güne geri alıp, baştan yaşamak isterdim her bir anı. Güzeldi zira. Çok güzeldi son 1.5 ay. Ya da 1 ay bilemiyorum.

"Ölümlü dünya şen şakrak dönüyor
Oysa insan hayatı tek ömre sığmaz.
Ve hiçbir şey güzel bitmez."

7 Mayıs 2013 Salı

Eskişehir

"Eskişehir'e gittiğinde ne hissettin yıllar sonra?"
"Onlar da orada yaşamıştı. Kaldıkları yerde kaldın..."

İşin özü eşeğin tenasül organıyla alakalı. Bundan dolayı da fazla verebileceğim bir cevap yoktu. Yeterli Google aramasıyla sonuçlara erişmek mümkündü aslında.

Konu da bununla alakalı http://yigitalper.blogspot.com/2013/02/25.html

Direk Dibinden...

Yıllar sonra eve dönmenin en kötü yanı, ortak anılara sahip olduğunuz yerlerden tek başına geçmektir.

Ve bundan daha kötüsü en yaratıcı fikirlerin sadece metrobüs merdivenlerinde akla gelmesidir.

25 Nisan 2013 Perşembe

Konuşulacak Şeyler

"konuşacak hiçbir şey bulamazsak senin çekik gözlerinden konuşalım."

ve şayet müsaade edersen çekik gözlerin hakkında çok bilimsel içerikler yayınlamak isterim. 

14 Mart 2013 Perşembe

Ontolojik Bir Takım Ölümler


“Tutunamayanlar’ın Selim ontolojik bir şeyden ölmüş diyorlar, bilemem.  Bir bilene sormak lazım”

Perşembe akşamının çok karanlık bir saati değil, etrafta hala arnavut kaldırımı üzerinde sürülen alışveriş arabası sesleri var. Maalesef sigara ve alkol yok evde. Dışarı çıkabileceğim bu sürede bitirilmesi gereken işler var; dışarı çıkmam demek eve bir daha geri dönmeme ihtimalimin olmaması anlamına geliyor. Gut hastalığından mustarip Ayşe Teyze telefonda yüksek tonda birilerine emir yağdırırken, azıcık nefes almak için açtığım pencereden bu berbat sesi duymam tamamen sınır tanımadığım talihsizliğimle alakalı. Nefes almak da, alamamak da benimle yine konumuzla alakalı ama. Uzun zamandır insan sesine alışmıştım, insan sevmiştim. Çok sevmiştim. Mutluluğu elinden alınmış insana üzülebilir insanlık. Üzülmeli de.

Aklımdan geçen tonla güzel şey maalesef sadece metrobüste yer kapmak için mücadele ederken geliyor. En güzel eserlerimi o anları durdurarak ortaya koyabilirim. Yanımda defter, kalem olması da kar etmiyor. Con Ahmet defteri her reklamcı da olmalı. Maalesef ben reklamcılıktan uzak bir noktadayım. İşler böyle giderse reklam dünyasından ayrı bir şehirde bile olabilirim. Buna ramak kaldı biliyorum.

İnsan sesleri duyuyorum dışarıda. Gülüşüyorlar hepsi. Bugün güneş varsa bunun yarını da var bebeğim. İnanmazsan seni buna inandıracak çok kişi var. 

4 Mart 2013 Pazartesi

Yalnız

Kendi yazımı kendim editleyecek kadar yalnızım.

Birileri gitti, birileri daha gidecek yakında.

Yakında kendime günaydın diyeceğim sadece.

22 Şubat 2013 Cuma

Aykut Kocaman ve 7 Ön liberolar


Ziya Doğan’ın Ayman’ı varsa, Aykut Bey’in de Selçuk’u vardır. Ve bu Selçuk bütün vatandır.

Zalimin de zulmü vardır, sevenin Allah’ı. O Allah bütün hayattır.

İnanıyorsan.  

Bir Takım Mihraklar

Mihraklar iç ve dış olmak üzere su damlatır. Su damlatır mihraklar ve uykumuzu bölerler. Boruların içinden geçen havanın sinsi varlığı polislere anons yaptırır. İşte bunlar hep dış mihraklardır. İç mihraklar da su sızdırır ancak herkesin kendisine yakışanı giymesi anlamına geldiği için hakkında yorum yapamam.

Peki, bugün ne öğrendik?

Her zaman save, en kötü save as yapmak lazım.

Elinde çantayla metrobüse binme. Yanında biri varsa binebilirsin.

Vapurlarda her zaman ilginç insanlar vardırlar. Ve martıların ayak tabanlarını görebilirsiniz tentenin altından.

21 Şubat 2013 Perşembe

2010

Bu aralar bulduğum huzurun kaynağı 2010 yılı maalesef. Maalesef diyorum çünkü demek elimde mutlu olmalık çok bir şey kalmamış veyahut ileriye dair planlarımız sönük kalmış olabilir. Olabilir de olabilir. Aslında yapmam gereken birkaç şey var ve aslında bunların hepsi bir an evvel olmalı. Maalesef (yine) sorumluluk sahibi değilim; aslında öyleyim de biraz daha mırıldanıp gerilmek bana huzur veriyor. Hayatın en güzel kısmı değil mi zaten onca hengâmenin arasında başka, saçma işlerle uğraşmak? Benim için de tam olarak böyle işte. Netice itibariyle ortalamanın oralarda bir yerlerde, vasat bir insan olarak hayatımızı sürdürüyoruz.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Yakında

Elimizde bulaşık yıkayan Yarı Tanrı Serkan, birbirini anında satan 5 arkadaş ve bir servis elemanı, Kelt güzeli ve Vancouver Belediye Başkanı var. Kısmet...

11 Şubat 2013 Pazartesi

At the world's end

İşte bu tarz bir düşünce bizi bu karışıklığa soktu. Hız ve dolayısıyla da zaman kaybettik. Bir kere kaybedildi mi bir daha bulunamayan değerli zamanı. Hepsinin yeniden yapılması lazım. Hepsinin. Bu da bir çoğumuza ders olsun.

Tanrım beni neden terk ettin?

9 Şubat 2013 Cumartesi

sebep

ve sonra eve girdiğim anda, kilidi çevirirken farkettim neden yaşamam gerektiğini. bir sebep var, orada duruyor ve ben borçlu hissetmekten çok mutlu etmekten huzur duyuyorum.

sen gelme ulan ayı!

her neyse. başlık belli. uzun zamandır ters akan kaderimin döndüğü güzel bir akşamdı. tövbekar bile oldum o derece.

iyi geceler, iyi şanslar.

8 Şubat 2013 Cuma

nefes alamama

Tarihe not düşülsün: bir süredir nefes alamıyordum yalnızlıktan. herhalde bugün hiç alamadım, anlatamadım, anlaşılmadım.

izmire gidiyorum. hiç güzel sürpriz yok hayatımda.

5 Şubat 2013 Salı

5 Şubat

Konuşmak istiyorum. Konuşamıyorum. Üst üste tam 1,2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 olay oldu gün içerisinde. Sonra Seda da dedi ki bana, “ben seni hiç panik olmaz sanırdım.” Ama yaşananlar da normal şeyler değildi. Aslında 9. da oldu, ama ona artık alışığım. İnsanların göğüs kafesinde at var, öküz var. Kendisini en narin sananda da var. Herkeste var. Oysa bazı detaylar var çok değerli.

Şu anda cesaretim yok herhalde. Yakında olacak ama. O zaman tekrar karşılaşacağız.

1 Şubat 2013 Cuma

26

Eskişehir... Her şeyin başladığı, ama bunu söylediğim kimsenin inanmadığı şehir. Herkesin kendisine ait bir hikayesi var. Benimki çok sık merak edilen, ama çok çabuk unutulanlardan. Eğer "sen bir şey anlatmıyorsun diye biz sormuyoruz" durumu olmasaydı, belki de sorulsa anlatabilirim bir şeyler. Anlatabilirdimdi. Çünkü konuşmak istiyorum son zamanlarda. Sabahlara kadar akşamlara kadar benden bahsetmek istiyorum, Mumbai'den bahsetmek istiyorum, Osmanlı'nın doğal sınırlarından bahsetmek istiyorum, ofsayt kuralını anlatmak istiyorum. Ama tüm bunları anlatırken kimsenin ilgisini aşırı şekilde çekmek istemiyorum. Her şey doğal olmalı bana kalırsa. Forest gibi, oturayım bir otobüs durağına, insanlar geçsin gitsin ben konuşabileyim kimsenin ilgisini çekmeyen şeyler hakkında.

Eskişehir... 24 yıl ve 3 ay sonra ilk kez dün gece uyuyabildiğim benim küçük endişe mekanizmam veyahutta "aa ben de orada doğdum" demekten ileri gitmediğim, gidemediğim. Sözcüklerimi boğazıma tıkayanım, en güzel muhabbetlerimi bertaraf edenim.

Eskişehir... Yeteri kadar şanslı olsaydım, hayat yeteri kadar adil davranmış olsaydı bana belki de büyüdüğüm şehir burası olacaktı. Ama tabi bu konuda bencil davranamam. Benden başka kalbi kırık en az bir insan daha var. Yine de 25 sene önce geçilen sokaklari yürünen kaldırımlar, kalınan odalar falanlar filanlar var bu şehirde. Kimbilir bu oda değil de, belki karşımdaki odaya ne umutlarla bırakılmıştır bavullar. Bunların çoğunu bilemeyeceğim, çok da bilmek de istemiyorum aslında.

Aslında tam olarak istediğim şey yürümekti. Yerler bembeyaz olsaydı ne güzeldi... Mamafih bir pastırma kadar zemin kuruydu, günlerdir asfaltlardan ayrılmayan bedenim yorgundu ve gecenin sonunda galiba çok sarhoştum. Her zaman prensip olarak kabul ettiğim bir gerçeğim var; sarhoş olunmaması gereken her yerde sarhoş olurum. Bu bende böyle, genetik midir bilemiyorum. Ancak en yakın komşunun 100 metre ötede olduğu bir evde fil devrilirken, "hadi beyler" diyen ben, rezil olma konusunda çok ince görebiliyorum. Her neyse. bu kısım önemli değil.

Önemli olan yürümekti. Yürüdüm. İnsanlar özlediklerini ya çok kuru bir şekilde, ya da sadece denk birbirlerine denk geldiklerinde söylüyor. Oysa eğer insan değer veriyorsa özlemeli. Özlemin çoku azı falan da olmaz bence, olmamalı yani. Çünkü insanlar umursanmadıklarını hissettiği zaman gidebiliyorlar diğerlerinin hayatlarından.

Her neyse hedeflerim içinde Ortaya Karışık var. Belki de tek tatmin edici hedefim bu hayatta. Hem kısa dönem planım, erişilebilirliği var. Hem de ne bileyim.

Gecenin şarkısı da olsun mu? Olsun

http://fizy.com/#s/3y9khh

30 Ocak 2013 Çarşamba

Y Kuşağı! Sosyal Medya'dan Kaçma

Y Kuşağı, pek çok isimle anılmakla beraber, gelecekte tam olarak hangi özelliğiyle tanımlanacağı kestirilemeyen talihsiz bir kuşak. 1979-1994 yılları arasında doğan çocukları, bugünün gençlerini ve geleceğin potansiyel yöneticilerini bünyesinde barından bu nesil, hâlihazırda Özal çocuğu, “Hamburger Çocuğu” veya 90’ların sonuna doğru da “Televole Çocuğu” olarak adlandırılırken; tüm bunlar yetmezmiş gibi hayatlarına bir de internet girdi. Hem de internetin gelişme hızı kadar hızlı bir şekilde. Tabii burada vurgulamak istediğim karşılaştırma internetin muhteşem hızından çok, erken dönem iletişim yöntemleri arasında sayılabilecek güvercin, ulaklar veya duman yöntemleridir.

İletişim Fakültesi öğrencileri gözünden bakarsak eğer sosyal medya kavramı, Y kuşağının ancak son birkaç senesinde doğanlar için uygulamalı bir ders olmaktadır. Tabii ders alabilmek için gerekli donanıma sahip eğitmenlerin de bulunması önemli. Maalesef Y kuşağının sosyal medya dersi alabilecek çağdaki son dönem üyelerinin de bu açıdan eksikleri söz konusu. Çünkü onları eğitecek kişilerin en basitinden Facebook’a soğuk bakmamaları gerekiyor. Elbette sosyal medya sitelerinde hesap açmak tamamen kişilere kalmış bir şeydir; ancak sosyal medya mefhumunun bu derece depara kalktığı bir zamanda bunlardan geri kalmak ne eğitmenler, ne de öğrenciler için çok mantıklı bir düşünce biçimi değil.

Öte yandan, bir ikilem de Y kuşağı gençlerinde görülmekte. Nedir bu? “Sosyal medyaya yaklaşım”. Evet, bugünün gençleri hala, ısrarla sosyal medyadan korkuyor. Ayrıca bunun bir iletişim mecrası olduğunu kabul etmekten çok, günlük hesaplaşmaların uzantısı gibi görüyorlar. Örnekleri de üçüncü sayfa haberlerinde "bir sosyal paylaşım sitesinde başlayan tartışma" başlıkları altında görülebilir. Peki, sosyal medya neyin nesidir? Profesyonel iletişimde halkla ilişkiler ile beraber yürümesi gereken bir yöntemdir. Üstte belirttiğim eğitmen çekincelerinin üzerine, bir de öğrenciler çekingen olunca sosyal medya konusunda, ortalık satın aldığı takipçilerle sosyal medya uzmanı olanlara, iletişimin herhangi bir harfinden anlamayan ancak iletişimcilerden bu konuda çok daha fazla “heveslilere” kalıyor.

Burada dikkat çeken bir başka nokta da, yeniliklerin takipçisi olması gereken gençlerin, sosyal medya akımına mesafeli yaklaşmaları. Herhangi birinin konumuza mesafeli durması kabul edilebilir; ancak bir iletişim öğrencisinin Facebook hesabı açmamayı “cool” bir davranış olarak nitelendirmesi kabul edilemez bir harekettir. Oysa bireyi “cool” yapabilecek pek çok davranış vardır hayatta ve Facebook üzerinden prim yapmak sanıldığı kadar göz kamaştırıcı bir hareket değildir.
Kaldı ki, geçtiğimiz aylarda ülkemize gelişinin 3. yılını kutladığımız 3G teknolojisi ile artık mobil olarak da pekala sosyal medyaya dahil olunabilir. Bugün bu teknolojiden mahrum kalmak, maddi durumlarla da alakalı olsa da, hemen herkesin elinde bir Iphone görülebilen bir ülkede tercihten ötedir.

Eğer bu satıra geldiyseniz ve Y kuşağı içindeyseniz sosyal medya tam da sizin dönemin işi. Bundan 50 sene sonra torunlarınıza anlatabileceğiniz bir hikayenizin olması muhtemelen de sosyal medya varlığınıza bağlı. Çünkü malum, teknoloji insan ilişkilerini de öldüren bir yana sahip. Ve dedelerimizin anlattığı pek çok hikâyenin yanında sıfır kalacak kadar insan ilişkisi kaldı.
İletişimciye not; işsiz kalmamak için sosyal medyada neler döndüğüne göz at. Mümkünse hakim ol konuya.

Acemi Balık Gibi Ağlara Dolanıp

Hiçbir şey yapmak istemediğim, hiçbir şey yapmamamın adeta teşvik edildiği, eğer hayatımı güzel yapacak en ufak bir çaba sarf edersem boynumun oradan geçen dikenli metal zincir şah damarımı kesecekmiş gibi hissettiğim günleri yaşıyorum. Mutsuzum, 2 hafta oldu. Hiçbir şey daha iyi olmuyorken, nötr bir durum da söz konusu değil. Heathcliff’in Cathy için yıllar sonra “sanki her şey onun bir zamanlar yaşadığını, var olduğunu ve benim onu kaybettiğimi hatırlatıyor” cümlesinin artık öznesi, yüklemi gibi bir halim var. Ve her şeyin daha kötüsü de insanın kendini gerçekten yapayalnız hissetmesi herhalde.


İzmir’den, sarı-kırmızı evladı olan birinden bir mail bekliyorum. Bekliyorum ki ben de kartlarımı oynayabileyim hayatın hiç beklemediğim anda çıkardığı aparkatıma karşın. Umut etmekten başka bir çaremiz de yok.

29 Ocak 2013 Salı

Çabamız

... Denk gelmemek için türlü türlü çabalarım olacak bundan sonra da. Çünkü ilk kez aynı şehirde olucaz hepimiz. Başım dik yürüdüm hep, o baş eğilmeyecek.

27 Ocak 2013 Pazar

Ortaya Ortaya

Bir motivasyon gerekiyormuş; o da benim felaketim oldu. Bana öyle öyle bakmayınız, yazmaya tekrar başlamamın sebebi var; galiba eskisi kadar güzel değil hayatım. Ve eskisi kadar güzel olması için, yine eskiye dair bir şeyler yapmak lazımdı.


Tanrım, ntvspor’da istatistik veren adam hakkında yazacakken böldün geçtin o adamı. Ne muazzamsın.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Şans, Şanssızlık

Eğer Çeşme Otobanında direksiyonu titretecek kadar hızlı gidiyor olsaydım, günlerdir yaşadığım bunaltı geçebilirdi. Ama geçmiyor. Çünkü gökten yağdığı zaman bile bana bijon anahtarı, direksiyon veya stepne düşmüyor; başka bir şey düşüyor. Okuduğum kitaplarda tam da böyle zamanlarda ana karakterler birileriyle tanışırdı. Genellikle depresyon halin Gizli Ajans’ın Musa’sı olduğu için ve bir sevgilinin her şeyi değiştiremeyeceğinin farkında olduğum için, ben de günlerdir Şaban gibi asortik bir arkadaş bekliyorum. Bekliyorum ki bu ani çıkacak kişiye merak duyayım, tüm zehrimi, acımı atamasam da onun garip hareketlerini içimde yorumlamaya çalışırken nötrleyebileyim. Ama gördüğüm kadarıyla şansın faktörünün tüm birleşenleri bir kez daha bana karşı birleşmeyi uygun görmüş, yine beni geride bıraktı.