Hürriyet

30 Ocak 2013 Çarşamba

Y Kuşağı! Sosyal Medya'dan Kaçma

Y Kuşağı, pek çok isimle anılmakla beraber, gelecekte tam olarak hangi özelliğiyle tanımlanacağı kestirilemeyen talihsiz bir kuşak. 1979-1994 yılları arasında doğan çocukları, bugünün gençlerini ve geleceğin potansiyel yöneticilerini bünyesinde barından bu nesil, hâlihazırda Özal çocuğu, “Hamburger Çocuğu” veya 90’ların sonuna doğru da “Televole Çocuğu” olarak adlandırılırken; tüm bunlar yetmezmiş gibi hayatlarına bir de internet girdi. Hem de internetin gelişme hızı kadar hızlı bir şekilde. Tabii burada vurgulamak istediğim karşılaştırma internetin muhteşem hızından çok, erken dönem iletişim yöntemleri arasında sayılabilecek güvercin, ulaklar veya duman yöntemleridir.

İletişim Fakültesi öğrencileri gözünden bakarsak eğer sosyal medya kavramı, Y kuşağının ancak son birkaç senesinde doğanlar için uygulamalı bir ders olmaktadır. Tabii ders alabilmek için gerekli donanıma sahip eğitmenlerin de bulunması önemli. Maalesef Y kuşağının sosyal medya dersi alabilecek çağdaki son dönem üyelerinin de bu açıdan eksikleri söz konusu. Çünkü onları eğitecek kişilerin en basitinden Facebook’a soğuk bakmamaları gerekiyor. Elbette sosyal medya sitelerinde hesap açmak tamamen kişilere kalmış bir şeydir; ancak sosyal medya mefhumunun bu derece depara kalktığı bir zamanda bunlardan geri kalmak ne eğitmenler, ne de öğrenciler için çok mantıklı bir düşünce biçimi değil.

Öte yandan, bir ikilem de Y kuşağı gençlerinde görülmekte. Nedir bu? “Sosyal medyaya yaklaşım”. Evet, bugünün gençleri hala, ısrarla sosyal medyadan korkuyor. Ayrıca bunun bir iletişim mecrası olduğunu kabul etmekten çok, günlük hesaplaşmaların uzantısı gibi görüyorlar. Örnekleri de üçüncü sayfa haberlerinde "bir sosyal paylaşım sitesinde başlayan tartışma" başlıkları altında görülebilir. Peki, sosyal medya neyin nesidir? Profesyonel iletişimde halkla ilişkiler ile beraber yürümesi gereken bir yöntemdir. Üstte belirttiğim eğitmen çekincelerinin üzerine, bir de öğrenciler çekingen olunca sosyal medya konusunda, ortalık satın aldığı takipçilerle sosyal medya uzmanı olanlara, iletişimin herhangi bir harfinden anlamayan ancak iletişimcilerden bu konuda çok daha fazla “heveslilere” kalıyor.

Burada dikkat çeken bir başka nokta da, yeniliklerin takipçisi olması gereken gençlerin, sosyal medya akımına mesafeli yaklaşmaları. Herhangi birinin konumuza mesafeli durması kabul edilebilir; ancak bir iletişim öğrencisinin Facebook hesabı açmamayı “cool” bir davranış olarak nitelendirmesi kabul edilemez bir harekettir. Oysa bireyi “cool” yapabilecek pek çok davranış vardır hayatta ve Facebook üzerinden prim yapmak sanıldığı kadar göz kamaştırıcı bir hareket değildir.
Kaldı ki, geçtiğimiz aylarda ülkemize gelişinin 3. yılını kutladığımız 3G teknolojisi ile artık mobil olarak da pekala sosyal medyaya dahil olunabilir. Bugün bu teknolojiden mahrum kalmak, maddi durumlarla da alakalı olsa da, hemen herkesin elinde bir Iphone görülebilen bir ülkede tercihten ötedir.

Eğer bu satıra geldiyseniz ve Y kuşağı içindeyseniz sosyal medya tam da sizin dönemin işi. Bundan 50 sene sonra torunlarınıza anlatabileceğiniz bir hikayenizin olması muhtemelen de sosyal medya varlığınıza bağlı. Çünkü malum, teknoloji insan ilişkilerini de öldüren bir yana sahip. Ve dedelerimizin anlattığı pek çok hikâyenin yanında sıfır kalacak kadar insan ilişkisi kaldı.
İletişimciye not; işsiz kalmamak için sosyal medyada neler döndüğüne göz at. Mümkünse hakim ol konuya.

Acemi Balık Gibi Ağlara Dolanıp

Hiçbir şey yapmak istemediğim, hiçbir şey yapmamamın adeta teşvik edildiği, eğer hayatımı güzel yapacak en ufak bir çaba sarf edersem boynumun oradan geçen dikenli metal zincir şah damarımı kesecekmiş gibi hissettiğim günleri yaşıyorum. Mutsuzum, 2 hafta oldu. Hiçbir şey daha iyi olmuyorken, nötr bir durum da söz konusu değil. Heathcliff’in Cathy için yıllar sonra “sanki her şey onun bir zamanlar yaşadığını, var olduğunu ve benim onu kaybettiğimi hatırlatıyor” cümlesinin artık öznesi, yüklemi gibi bir halim var. Ve her şeyin daha kötüsü de insanın kendini gerçekten yapayalnız hissetmesi herhalde.


İzmir’den, sarı-kırmızı evladı olan birinden bir mail bekliyorum. Bekliyorum ki ben de kartlarımı oynayabileyim hayatın hiç beklemediğim anda çıkardığı aparkatıma karşın. Umut etmekten başka bir çaremiz de yok.

29 Ocak 2013 Salı

Çabamız

... Denk gelmemek için türlü türlü çabalarım olacak bundan sonra da. Çünkü ilk kez aynı şehirde olucaz hepimiz. Başım dik yürüdüm hep, o baş eğilmeyecek.

27 Ocak 2013 Pazar

Ortaya Ortaya

Bir motivasyon gerekiyormuş; o da benim felaketim oldu. Bana öyle öyle bakmayınız, yazmaya tekrar başlamamın sebebi var; galiba eskisi kadar güzel değil hayatım. Ve eskisi kadar güzel olması için, yine eskiye dair bir şeyler yapmak lazımdı.


Tanrım, ntvspor’da istatistik veren adam hakkında yazacakken böldün geçtin o adamı. Ne muazzamsın.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Şans, Şanssızlık

Eğer Çeşme Otobanında direksiyonu titretecek kadar hızlı gidiyor olsaydım, günlerdir yaşadığım bunaltı geçebilirdi. Ama geçmiyor. Çünkü gökten yağdığı zaman bile bana bijon anahtarı, direksiyon veya stepne düşmüyor; başka bir şey düşüyor. Okuduğum kitaplarda tam da böyle zamanlarda ana karakterler birileriyle tanışırdı. Genellikle depresyon halin Gizli Ajans’ın Musa’sı olduğu için ve bir sevgilinin her şeyi değiştiremeyeceğinin farkında olduğum için, ben de günlerdir Şaban gibi asortik bir arkadaş bekliyorum. Bekliyorum ki bu ani çıkacak kişiye merak duyayım, tüm zehrimi, acımı atamasam da onun garip hareketlerini içimde yorumlamaya çalışırken nötrleyebileyim. Ama gördüğüm kadarıyla şansın faktörünün tüm birleşenleri bir kez daha bana karşı birleşmeyi uygun görmüş, yine beni geride bıraktı.