Hürriyet

26 Eylül 2013 Perşembe

Dönüşüm Başlar

Kişisel hayatımdaki korkak, muhafazakâr ve liberal ideolojilerinin son demlerini yaşadığını hissettiğim, hissetmekle kalmayıp gördüğüm zamanları yaşıyorum. Böyle bir huzur, sakinlik, dinginlik var. Eski, çok eski günlerdeki gibi. Her zaman olduğu gibi devrim mutluluk getirir. 

Hay allah

Şimdi, aylar sonra baktığım zaman o zamanki kırılganlıktan eser kalmamış. Hayat katılaştırıyor insanı, tüm gücümle dirensem de kalbimin nasır tutmasını engelleyemiyorum. Birileri devamlı gidiyor ve bu gidenler hep sevdiklerimiz oluyor… belki de bundan dolayı bu haldeyiz. Kim bilir?

Ama demem o ki, er ya da geç ben sözümü tutuyorum. Bunu zaman çıkartıyor ortaya.


Şimdilik bu kadar. 

21 Eylül 2013 Cumartesi

Güzellemeler

Bir cuma gecesini daha yalnız geçiriyoruz dersek çok da yanlış konuşmuş olmayız. Azcık yanlış konuşmuş olabilirim ama. Zira önceki hafta, daha önceki hafta, çok daha önceki hafta cumaları gayet ev haricindeydik. Tabi üst üste birkaç gün boyunca evde durunca, şehir hala eylülü yaşarken ve saatler akşamı erken getirmeye başlamışken (henüz yeni) evde durmak aykırı bir hareketmiş gibi geliyor. Güzel havalara ihanet etmemeliyiz. Kış çok soğuk geçecek zira.

Ancak, her kış kendi mucizesiyle beraber gelir tabi. Bunu bilen liseli değildir. Şaka. Yazın salınan, gevşetilen her ne varsa daha sıkı tutunca bakalım neler olacak. Onun için kış güzide bir mevsimimizdir. Ve tabii ki mevsimleri saymak gerekir. Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz. İşte bunlar hep şairlere özgü minik ezberler olsa gerek. Yıl tablosuna baktığımız vakit ocak ayının çoğunlukla aralık ayından sonra ve şubat ayından önce geldiğini görmek çoğumuzu şaşırtmaz. Bence kasıtlı bir muhalefet söz konusu olmadığı halde, kimseyi şaşırtmaz diye düşünüyorum.

Peki Noel Baba kültürünün getirisi olan kar neden yok? Güney yarım küre sakinleri çakma Noel Babalardan sıkılmamış mıdır acaba? Örneğin, Canberra gettolarında yaşayan genç bir delikanlı (şaka lan çocuk işte) karla beraber o geyiklerin (Noel Baba geyiği) gelmesini beklemez mi? Bilemiyorum, madem hayvan kadar kıta keşfettin, ortak kültür geliştirirken de optimum yolları seçmek mantıksız mı? Bana kalırsa değil. Ama birçoğu tarih sahnesinden silinmiş (vefat) pek çok kişinin bunu düşünmemiş olması absürt geliyor bana.
Ortalama 70-75 yıl civarında dolaşan insan ömründe birilerinin başka birilerini düşünmesi gerekliliğine dair inancım tam. Ancak, bu inancı kolektif bilince yayıp, kolej takımı ruhu yakalamak kısmında sıkıntılar yaşıyoruz insanlığın bugünkü temsilcileri olarak. Bencil olmak, domine etmeye çalışmak, müzik faşizmi bunların örneği değil midir ey okur?

Son dört satırda adımı da geçirirsem belki modern zaman koşması yazmış olabilirim. Evet, bazen şiir mi kaldı? Yok, halk edebiyatı mı kaldı, vay efendim edebiyat mı kalmış, biz onu parçalayıp kırmamış mıydık demeden edemiyorum. Edemesem de bazı şeyler kendini sık tekrarlıyor.

Ve sanırım yazmak istediğim uyduruklu bir şey yazmayı başarabildim. Öyle değil mi? Bunu benden başka her kim okusa muhtemelen “en yakın kitabın 56.sayfasının son satırından bir cümle” arakladığıma inanacak. Her neyse, Pilli bebek çalıyor bir taraftan. Ciddi bir şeyler de yazmak istiyorum ama uykuya yüzyıllardır hasretim. Ve hasretim yazarken genelde sol yüzük parmağım "ssss" diye ilerliyor. Pek çok şeyin özeti olan hasss… ‘ın ileride Türkçe’nin yerini alacağına inancım tam.


Tam olarak söylemek istediğim şey şu. Azıcık gülümseyin. Gülümseyince gözleri kaybolan insanları kaybediyor olsak bile artık, siz yine de gülün. Belki çıkık alınla geri dönerler bir sabah. 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Giden Kimsenin Döndüğü Görülmemiştir

Her ayın 15-20 arası bir hüzün geliyor hayata. Martılar falan susuyor.

Abartmaya gerek yok, sadece üzülüyorum.

Anlatabiliyor muyum?

15 Eylül 2013 Pazar

Gülerken Değil, Gülerek Öleceğiz

Prensip olarak ölmeyi tercih etmiyorum. Belki fiziken bu konuda çaresiz olabilirim, ama mental olarak devam edilebilir diye düşünüyorum. Ama metafiziğe bulaşmaya da tahammülüm falan yok şu anda. Sadece çok gülüyoruz son günlerde. Ve neyse ki çevremizde “çok güldük, kesin ağlıcaz” diyen insanları barındırmıyoruz. Belki muhteşem bir durumumuz söz konusu değil. Kabul etmesi zor değil bunu. Ama keyfimiz de yerinde. Her şey bir yana sisteme, önyargılara, refleksif söylemlere düzenli olarak kontratak yapabiliyoruz. Bakınız, bu çok güzel, çok ince bir detay hayatta. Dediğimiz yoldan falan da dönmüyoruz hani. Ama tabi son dönemlerin eğlencesi de pek bir çılgındı. 
Bir şeyleri değil ama yazıları yarıda bırakmayı seviyorum. %50'mi kolay tutuyorum içimde. 

6 Eylül 2013 Cuma

Bol Plan Cilde İyi Gelir

Vicdanın rahatsa dünyayı taşıyabilirsin. Karanfil’in hikayesinde küçük kız çocuğuysan, dünya zaten omuzlarındadır. Son haftaların en sakin gecesini yaşayabildim sonunda. En azından işler benden çıkmıştı, bunu biliyorum. Geriye birkaç ufak detay kaldı. Hallettim mi onları da tez vakitte yeni işler peşinde koşacağım. Koşuyorum da aslında, İzmir’e dönmek her daim bir alternatif. Bu noktada yapabileceğim pek bir şey yok. Bazen başka şehirler denenmesi gerektiğine inanıyorum. İstanbul’a asla yenilmedim. Yenilebilirim de, o ayrı. Pes etmem ama. Bu da bi gerçek. Ahlaki çöküntü sahibi olan ahlakçıların deyimiyle “plancı” olabilirim. Velakin, her insanın sahip olması gereken şeydir “en az iki plan”. Hele bir de havalar aniden soğumuşsa ve şort sezonunu kapatmışsak, kesin ama kesin bir şey var ki, en az iki plan gerekli. En az iki plan da ikiye ayrılır;
-A Planı: Ana plan, yatacağı çok belli olan plan. Bir nevi piyon. Ya tutarsa?
-B Planı: Yedek plan, ilki banko yatacağı için yapılan plan. Sağlam olur. Ancak Murphy’de ihtiyaç olunan şey en son bakılan yerde bulunur ilkesinden yola çıkarak bu plana geçene kadar anamız ağlar.
Örnekleri çoğaltmak pek mümkün.

Her neyse…

3 Eylül 2013 Salı

Kelimeler, Sokaklar ve Evler

İstisnasız her yolumuzun sonu çatallanıyor, asgari 2 farklı yola çıkıyor. Bu durum şaşırtıcı olmuyor, sürprizlerin sonunun dramatik olması öngörülemeyecek bir şey değil. İlkleri yaşamıyorum ama Jamais vu sendromundan mustaribim; her şeyi baştan yaşamadığımı biliyorum ama nasıl başarıyorsam ilk anda yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Üstesinden geleceğimi de biliyorum ama mesela banyoda kayıp düşenlerin yanlarında olamayacak olmak burnumun direğine helikopter çarpmış hissiyatı veriyor bana. Üzülüyorum, çok üzülüyorum da ses çıkarmıyor olmam üzüntümün bir galaksiden daha az olduğunun kanıtlamıyor.
Geceleri, öyle kapatıyorum her şeyi sadece L&M kalıyor geriye. Neticede Leyla ile Mecnun’u ben bir araya getirsem bile, kader bir araya getirmiyor. Getirmiyorsa da yapacak bir şey yok deyip, her şeyi atmak mı lazım bir kenara, yoksa üzerine gidip iyice rezil olmak mı lazım bilemiyorum. Oysa yakın zamana dek her şeyin rotası belliydi kabaca. Önümüz kapandı, Mustafa Topaloğlu nezdinde Bülent Ersoy gibi önümüz kesildi. Maalesef kader, bilhassa bazı insanların hayatının belirli yörüngede dolaşmasından hazzetmiyor. Bunu biliyoruz. Ama ne yazık ki bazı insanlar da sahiden bazı insanlar. Mimlenmiş gibi hissediyorum kendimi. Hani lacivertlilerin belirlediği kişiler vardır ya, ne zaman olay çıksa onları alırlar evlerinden sabahın bi vakti. Hah, aynı durum kader için geçerli. Ne zaman dengeler bozulmaya başlasa al başına belayı sonra.
Durumlar böyleyken böyle. Attan düştük, uzay gemimizin yakıtı bitti, dünyanın son bor damarı da boşaldı, havada kaldık. Jules Verne’nin Aya Seyahat’inin sonunu yaşıyoruz bir nevi. Ne geri dönebiliyoruz eski hayata, ne de bir adım ileri gidebiliyoruz. Sadece “yeteneklerin var diyor” ve geçiyoruz.
Böyleyken böyle.
Son Japon Prensesi Kaoru Nakamuru değil, bunu biliyorum. Gerçeği Anadolu’da bir yerde. Ve muhtemelen de bozkırda.

Biz onların kültürünü alalım, uzaktan hep saygı kalsın. (en kötü ihtimalde)