Hürriyet

9 Kasım 2015 Pazartesi

15632

8 Kasım günü oynanan Karşıyaka- Göztepe maçını yalnızca bu iki İzmir takımının taraftarları değil, bu spora gönül vermiş milyonlarca futbolsever de haftalardır bekliyordu.

PTT 1. Lig olarak da bilinen, en üstün bir altı olan lig, yıllardır Adana’nın turuncu ve lacivert takımlarının heyecan dozu hayli yüksek derbilerine ev sahipliği yaparken, diğer şehirlerin büyük takımları bu renkli derbiyi uzaktan izliyorlardı.

İzmir, Türkiye’de futbolun beşiği. İngilizlerin, Bornova çayırlarında ayak topu oynamaya başlamalarının üzerinden 100 yıldan fazla zaman geçti. Bu başlangıç, Türkiye sporuna cumhuriyetten eski spor kulüplerini hediye etti. Birkaç milyonluk şehirde halihazırda –sadece övünebilecekleri mazileri olan takımları saysak bile- bir elin parmaklarından fazla spor kulübü kuruldu. İzmir, Türk futboluna profesyonel liglerde ilk golü atan takımı da, yakın zamana kadar Avrupa’da en büyük başarıları yakalayan takımı da, İstanbul’un 3 büyüklerinden sonra en üst ligde en fazla yer alan takımı da ülke sporuna armağan etti. Yalnızca başarılarla yetinmedi; Türkiye’nin en kalabalık maçına da evsahipliği yaptı. Üstelik, bu maça gösterilen ilginin etkisi yalnız ülkemizle sınırlı kalmadı; dünya çapında bir rekor da söz konusu. Dolayısıyla uzun zamandır sporda sessiz kalsa da, İzmir’de yapılan her sportif faaliyetin büyük sükse yapmaya aday olduğu göz ardı edilemeyecek nokta.

Gelelim bugüne… İki buçuk sene sonra emektar İzmir Atatürk Stadı, Göztepe-Karşıyaka maçına evsahipliği yaptı. İzmir’in stat sorunu büyük. Geçtiğimiz sene Göztepe’nin Spor Toto 2. Lig’den şampiyon olarak çıkarken tribünlerdeki kalabalık herkesin hatırında. Aslında şampiyonluğa oynayacak hemen her İzmir takımı taraftarının benzer sahneleri yaşayabilecek potansiyeli var. 1972 Akdeniz Olimpiyatları için hazırlanan ve 2005 UNIVERSIAD Oyunları için restore edilen stat tek başına İzmir’in profesyonel liglerde oynayan takımlarının yoğunluğunu kaldırmaktan çok uzak. Kaldırsa bile, günümüz futbolunun ihtiyaçlarını gerek saha içindekilere gerek saha dışındakilere sunmaktan çok uzak. Taraftar olarak dürbün olmadan bir maçı izlemek çok kolay değil. Rakip takımı baskı altına almak için gereken koşullar da sağlanmıyor. Üstelik saha çok sık kullanıldığı için, sezon başında zemin yenilemesi yapılmasına rağmen, deforme olmuş. Önceki sezon oynanan Altınordu Fenerbahçe maçı sonrasında Emre Belözoğlu’nun saha zeminiyle ilgili yaptığı açıklamalar hala güncelliğini koruyor. Atatürk Stadı taraftarların gözünde manevi önemini korumakla beraber, ziyaret etmekten usanılan bir hale geldi. Geçtiğimiz sezonun başlamasından birkaç hafta önce Altay’ın Alsancak Stadı’nın aniden kapatılması zaten şok etkisi yaratmıştı. İzmir’de maç yapacak stat bulamayan takımlar farklı şehirlerde evsahipliği yapmak durumunda kalmıştı. Üstelik, Altay’ın önemli bir gelir kapısı da bu şekilde yok edilmişti. Birkaç yıl önce Karşıyaka ve Göztepe için stat ihalesi yapılmasına rağmen elle tutulur bir gelişme yaşanmadığını da belirtmek gerekiyor. İzmirli futbolseverler ise artık bir şekilde stat sorununun çözülmesini bekliyor.

Bir diğer sorun elbette Passolig. Amiyane tabirle statlarda görmek istemediğimiz olayların yaşandığı yerlerin tribünlerden ziyade maç öncesi ve sonrası olduğunu düşünürsek taraftar kavgalarına karşı anlamlı bir uygulama olmadığını söyleyebiliriz. Bu kartın tepeden inme bir şekilde, tartışmalı bir ihaleyle tek bir kuruma verilmesi futbolseverleri rahatsız etti. Zaten alınması da zor… Üstelik rakamlar konusunda da çok parlak bir karnesi yok Pasolig’in; 3 büyüklerin kendi aralarında oynadıkları maçlarda bile tıklım tıklım bir tribün desteği söz konusu değil. Futbolla yatıp, futbolla kalkan 80 milyona yaklaşan ülke nüfusunun yalnızca 1,5 milyonu tarafından tercih edilen bu kart yüzünden Göztepe- Karşıyaka maçı, bir spor müsabakasının en büyük renklerinden olan taraftardan uzak oynandı. Yalnızca 15.632 kişiye oynanan müsabaka öncesinde iki kulübün de yaptığı duyurular, hatta Karşıyaka kulübünün ücretsiz Pasolig dağıtması bile derbiyi hakettiği seyirci sayısına ulaştıramadı. Toplumsal şiddetin altında yatan sebeplerin çözümlenmesi yerine, bu şekilde kamuoyuna sunulan çarelerin merhem olmadığı bir kez daha görüldü.


Maç öncesi ve sonrasında yaşanan irili ufaklı hadiseler haricinde temiz bir derbi izledi futbolseverler. Yıllardır olduğu gibi biri kazandı, biri kaybetti. Uzun zaman sonra bu derece yüksek bir ligde bir İzmir derbisinin oynanması şehir sporuna katkıda bulunabilir. Yöneticilerin haftalardır sağduyu çağrılarının da düzenli olarak devam etmesi, rekabetin saha dışına yansımamasını sağlar. Belki kısa vadede değil ama orta vadede beklentiler bu yönde. İstanbul takımlarının maçlarından sonra sakin görünen tribünler kimseyi şaşırtmamalı. Yine tribünlere bakarak rekabetin abartılı olduğu da düşünülmemeli. Taraftarın heyecanını artıracak stat sorunları bittikten sonra ve tribüne giriş uygulamaları güncellendikten sonra izlenecek mücadeleler çok daha heyecanlı geçecektir.

29 Eylül 2015 Salı

Şimdi ne anlatsak boşa be canım



Tüm bunların yanında her şey o kadar hızlı ve kontrolsüz gelişiyor ki bir plan yapmaya fırsat kalmıyor. Sadece, özellikle ilk günlerde her şey normalden fazla gerçekçi bir şaka gibi duruyordu. Dolayısıyla biri beni uyandırsa da, ben de evi arasam noktasındaydım. Arasaydım da telefona isteseydim. Zaten son aylarda ne zaman sesini duysam sesim titrerdi. Onun için kapalı yerlerde konuşurdum aradığım zaman. Keşke yine titreseydi de eninde sonunda yaşanması beklenen “şey” şimdi değil de sonra yaşansaydı. İnsan hep, her şeyi öteliyor. “Sabaha kalkarım”, “sonra yaparım”, “ya zaten başka zaman mı kalmadı?” diyoruz hep. Sanki her şeyi sonsuza dek erteleyebilecekmişiz gibi… 

Aslında bir de kahrolması gereken paraleller var; paralel evrenlerdeki paralellerin paraleliyiz sonuçta. An’ın gerçek olduğuna ne inandırıyor ki bizi? Belki hikayenin şu kısmındayız; Evet, 6 Eylül sabahı Pazar olmasına rağmen karşıya geçeceğim için yine erken uyanmış olabilirim. Hava oldukça sıcaktı. Dolaşırken başıma geçmiş olabilir. Birtakım istenmeyen komplikasyonlar sonucu o günden beri uyuyor olabilirim. Beyin sonuçta, her şeyi gerçek yapar. Bir o kadar da silebilir. Beynin mucizelerini bilinçli şekilde idrak edemeyebiliriz. Ben böyle düşünüyorum. Çok şiddetli böyle düşünüyorum. Böyle düşünürken de bizimkilerin ne kadar çok üzüldüklerini düşünüyorum. “Ama en azından bu şartlar altında herkes kavuşulabilir” diyorum. Tekrar mutlu oluyorum. 

Leyla ve Mecnun’da Mecnun’un kafasına sıktığı sahnenin devamındaki bölümde, tüm ekip sırayla Mecnun’un beynine giriyor ve onu komadan çıkarmaya çalışıyorlardı. Sonunda çıkıyordu. Ne ki, bir 10 bölüm sonra Leyla ölüyordu. Sen ben Leyla ile Mecnun’u bir araya getirsek bile, kader bir araya getirmiyordu. Ne ilginçti…

Geçende de referans verdiğim yazımda “böyle bir sevgiyi…” diye bir cümle sarf etmiştim. Ve ne ilginçtir ki hiçbir melek o kadar da melek değilmiş aslında. Aslında ağlayıp sızlanmak saçma. Her şey normal süreçte yaşandı. Son derece sakindi, bitti. Ama inansaydı başkaydı… Çünkü o evden çıkan herkes geri dönmüştü. 

En azından sabah iyi oldu. Son yıllarda çok baktığı televizyon masası üstü saati ondan sonra çalışmamaya ant içmiş gibi duruyordu. Geçende de balkondan içeri kuş girdi. Pır pır uçtu sonra annem onu doğaya saldı. Tüm bunlara üzülmeyi bıraktığım sırada tepkiliydim; loş bir odada veda ettik birbirimize. Üstelik ben ondan rica ettim. “Bayram” dedim. “9 gün buradayım bu sefer, 26 gün sonra geliyorum” dedim. “Tamam” dedi. Dayanamadı. Dayanmak istemedi veyahut. Bunların hiçbiri önemli değil, sonuçta bir an bile göremedim rüyamda. Bundan 24 gün öncesine kadar çocuklar, rüyalarımda gördüğüm her şeyi gerçek kılabilirdim. Şimdi o iş yaş biraz. Sadece bekleyeceğiz, yaşayacağız, sonunda ölüp gideceğiz. Ekşi’de biri malum konu başlığına “en azından öteki tarafta yalnız kalmayacağımızın habercisi” demişti. Doğru demiş. 

En azından sabah iyi oldu demiştim, devam ettireyim. Yeşil, üzerine nakış edilmiş renkli Benetton yazılı tişörtü vardı. Ve ben o tişörtü hep çocukluğumla özdeşleştirmiştim. Zaten yıllar yine çocukluk yılları. Sadece ben şimdiki ben. Balkondan içeri giriyor, sonra ikili koltuğa oturuyor. “Seni çok özledim” diyorum son gücümle. Anlıyor. Yalan olmasın, “boşver” tarzı bir şeyler diyor. Sonra ani uyanış… Beş dakika daha konuşsaydık iyiydi. Beşiktaş, Fener’i yenmiş yıllar sonra. O işler yarım kaldı hep…

11 Eylül 2015 Cuma

Kalanların gidenleri hissetmesi işkence...



Çünkü her canlı ölümü tadacaktır. Ve her sevilen insan, o malum gün başına geldiği zaman geride kalanlarını üzecektir. 

Her şey çok güzeldi geçen pazara kadar. İyi kötü bir şekilde geçinip gidiyorduk. Ama ne güzeldi her şey… anlatsam anlatamam. Anlatmak da istemiyorum. Yine bazı şeyleri kendime saklamayı tercih ediyorum. Ama alışmak inanın çok zor bir süreç. Ben yalnızca annemin babasını gömmedim. Ben dedemi kaybettim. Ben çocukluğumu kaybettim. Ben biyolojik olmayan babamı kaybettim. Ben beni kenara çekip, “bak eve giren şu bir ihtiyacın varsa…” diyeni kaybettim. Ben İzmir’den ayrıldıktan sonra bando şapkamı bulup kafasına takıp hüzünlü hüzünlü oturan insanı kaybettim. Ben elimden tutup beni lunaparka götüren tek kişiyi kaybettim. Ben beni Göztepe maçına götüren ilk insanı kaybettim. Ben emekliliğine denk geldiği için babasız büyümenin dezavantajlarını minimize eden insanı kaybettim. Ben evlatlarına gösteremediği ilgiyi yalnızca bana kanalize eden insanı kaybettim. Ben koluna girip yürüdüğümü kaybettim. Ben çok şey kaybettim Pazar günü. Ananemle konuşurken arkadan kükreyerek bana ses eden kişiyi kaybettim. Biliyorum, ananem 62 yıllık sevgilisini kaybetti bir şey diyemiyorum. Ama çok üzülüyorum. Hiç sanat kasmadan söylemem lazım, ben çok üzülüyorum. Mizacım güleç. Belli edemiyorum. Ama Karaköy’de çalışıyorum, 50 yıl öncesinde ananemle beraber yürüdükleri yollardan yürüyorum her gün. 

Ama biliyorum, o iyi. O çok iyi. Başka türlü dayanılmaz. Şimdi bize emaneti var, ona bakacağız. Onu mutlu edeceğiz. Bir şey var, daha evvelyazdığım. Böyle bir sevgiye bir şeyler olmasına meleklerin bu sefer vicdanı müsaade etti. Olmasını engelleyemedik. Çok güzel bir yere emanet ettik ama seni. Denizi de ormanı da görüyorsun. Huzur seninle olsun. 

“Keyfin nasıl, moralin nasıl?”

7 Eylül 2015 Pazartesi

no title

6 Eylül 2015 pazar saat 13.35'te dedemin 90 yıllık hayatı sona erdi. Acının tanımını tekrar yaptırıyor hayat. Ve maalesef ölüm varsa bu dünyada zulüm var...

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Dolarda tarihi zirve

Sevdiğin insanları cam kavanozlara koyup saklayamıyor, cüzdanın bir gözüne sıkıştıramıyorsun. Öyle olsaydı yapılmıştı çoktan. Belki fotoğraf... O da anne ve sevgiliye ait haklar.

Önemli olan dünyanın bir yerinde nefes aldıklarını bilmek. Gitmesek de, görmesek de...

18 Ağustos 2015 Salı

Geri gelmeyecekler

Her şey değişiyor ve değişime direnmek adamı öldürüyor. Durup düşünecek zaman yok; durmak geriletir. Ama bunu sahiden yapmak gerekiyor. Bu biraz egosal bir şey de olabilir insanlar için. Olmalıdır da esasında. “Nereden geldim, nereye gidiyorum” sorusunun cevabını insan kendisinde bulmalı. Sağlıklı insanları bunu, bu şekilde yapıyor. Sağlıksız olanlar, mesela çorbayı hangi kaşığıyla içeceğini, ne zaman nefes alması ve bu nefesi ne zaman vermesi gerektiği gibi soruları sürekli tek kişiye soranlar, yine aynı kişiye soruyorlar; başkalarına. Ne varsa içeride var. Dışarısı olayın paketi zaten. Sosyal hayatın varsa süpersin, yoksa yoksun diye bir şey yok. İçinde mutlu musun, değil misin kısmı çok önemli. Ben evde takılmayı da dışarı da takılmayı da tercih ederim. Cezalandırılması zor insanlar oluyor ikisini de tercih edenler. Yaranma derdi yok, kafa rahat. Zaten yaranma derdi olan herkes başkalarını yaranmayla itham ediyor.

Ben nereden geldim bu noktaya? Neden geldim? Kendim geldim, kimse beni bu noktaya geldim. Gelmeseydim, gelmemiş olurdum muhtemelen. Eğer buradaysam gelmişim demektir.

Geldiğim nokta esasen şu; yine aklıma geldiği bir anda bloğu inceliyordum. Geçmişe, şöyle İstanbul’a geldiğim ilk zamanları inceliyordum. Eski, dandik evimin eski kiracısından kalma bir koltuk vardı. Onda geçiyordu hayatım. Akşam 7 gibi eve geliyordum, ufoyu yakıyordum, yemek yapmaya koyuluyordum. O zaman evde yemek  yapmak muazzam bir hevesti. Yemeksepeti’ne para gömmemek ilk kuralımdı. Her şey bana ait olursa şayet, kendi hayatım olacaktı. Ayrıca evde yemek sağlık da demekti. Buraya gelmeden geçen son 7 sene berbat beslenme alışkanlıkları ve bir o kadar da “hımbıl” hayat tarzıyla geçtiği için alınan kilonun haddi hesabı yoktu. Esasen kilo alma sürecinin başında çok feyizli hedeflerim vardı. Ama her şeyin fazlası çok büyük zarar. Sanki iki şansım vardı da bunu seçmesem, diğerini seçseydim çok fit ama muhtemelen olumsuz anlamda daha fantastik bir hayatım olacaktı. Bilemedim, sahiden bilemedim. Muhtemelen ömrüm boyunca “ya diğeri?” sorusunu soracağım kendime.

Bak hemen her şey çok uzuyor. Yine çok uzadı. Ocak ayında İstanbul’da denk geldiğim ilk karı hatırlıyorum. Yalnızca 100 metre ilerisi günlük güneşlikken, kendisi kar altında olan Esentepe’yi* biraz özledim. Yani bi daha gitmem, ama o günleri özleyince insanlar, sanki o günlere dair her şeyi özlüyorlarmış gibi geliyor. İyisiyle-kötüsüyle. Aslında öyle bir şey yok. Bence yok yani. Ama yine de, insan bug’ı, kalıp halinde özlüyor ve kalıp halinde nefret ediyor. Demek benim sevdiğim başka şeyler de vardı. Ekip iyiydi elbette. Kış güzeldi, ilk iş arkadaşlarımız da iyiydi elbette. Çocukla kartopu savaşlarımız vardı ufak bahçede. Elden geldiğince onu tutmaya çalıştım orada, olmadı. Bazı şeyler kısmet olmaması için var. Eve gelince diyordum, evet. Yemekten sonra FM 2012 oynamak da güzeldi. Gignac vardı kadromda, Mounier vardı… ve ben her sezon yeni taktik denemek zorunda kalıyordum. Ne güzel şeydi o öyle. Ara sıra ufak buglar da çıkmıyor değildi. Ama o sezona ait play-off hadisesinin tadına sonuna dek varmıştım. Daha sonra Kadıköy’de bu sefillerin her an ezilmelerine tanık olduk. Çok eğlenceliydi. Galatasaray’ın parçalı ama siyaha da dönük çok koyu kırmızılı forması vardı. Selçuk, Melo, Ujfa vardı. Baros ve Elmander de vardı. Muslera hala aynı. Akhisarspor’u STSL’ye çıkarmıştık hatta. Göztepe’miz aynı yerdeydi. Daha az umudumuz vardı. Umutlarımız her geçen gün rezalete dönmüştü. Son haftalarda ligde kalmıştık. Üzücüydü.


Maalesef bazı yıllar hiç geri gelmeyecek. 2012 kışı bir daha hiç geri gelmeyecek. Bir daha hiçbir zaman o derece yokluk, bir daha hiçbir zaman o derece tatmin yaşanmayacak. 

*Dün o bina yıkıldı. Bizden sonra ne mutluluk, ne de o mutluluktan gelen buhranları bir daha  görmedi o bina. 

1 Haziran 2015 Pazartesi

son ay

Belli bir yoğunluk var. Zorlanıyorum ama ileri gidiyorum. Her bir şey çift duruyor bu aralar. Günlerin 24 saatten fazla olmasını dilediğim zamanlardan geçiyorum bu nedenle. Son 2 yazdır güzel mayıs ayını yaşayamadım adamakıllı. Haziranı da tabi…

Zaten haziran çok sıcak olur. Bu nedenle anlamı kalmaz dışarıda durmanın. Nasıl olsa yaz aylarında gittiğim hiçbir şehir serin esmez. Evde durmanın dışarıda durmaktan farkı nem/sera etkisi olur.
Ve stres bitmez. Bu ülkede kadınsan da erkeksen de stresin bitmez. Birileri hep peşindedir. Şu ana kadar epey makul stres seviyesinde tutmaya çalıştım kendimi. Aksi hal, dev panik ve tüm çabaların üzerine beton dökmek anlamına gelecekti.

Yine de bir sonraki seneyi ben merak ediyorum. Tüm bu çabalara değecek mi, yoksa hayatımın bir bölümünü kaybedecek miyim? Hislerim kuvvetli değildir ve daha kötüsü aynı hislerim bana işlerin yolunda gideceğini söylüyor. Bu konuda maalesef birkaç irrasyonel dayanağım haricinde hiçbir şey benim yanımda değil.


Bakacağız ve göreceğiz. 20’li yaşlarımı daha serbest geçirebilirdim. Mesela Caddebostan Sahili’ni çok boş bıraktım. Aynı şey Moda için de geçerli. Henüz her şey için geç değil tabi. Daha kötüsü de olabilirdi; evlenebilirdim. 

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Mayısı ortalayalım

Bir şeyler yaz, sonra sil. Bir süredir excell ve bitirme projesi arasında geçiyor aklım. Son iki yılımdan bir şey anlamadığımı söylemem lazım. Ama yine de iyi bu yoğunluk. Sevdiğim türden. 

Spordan eve geldiğim zaman 1-1,5 asatlik bi boşluk haricinde kendime ait olduğunu düşündüğüm zaman yok. Böyle bir zaman yaratmak için spora gittiğim de doğrudur. 2 sene önceki gibi düşük motivasyonla çok mutsuz olurdum. Bu sefer, o dönemin haftalık rekorlarını hemen her hafta egale edebiliyorum. 

Küçük bir sürprizim oldu. Parasını verdik de oldu tabi. Vicüt değişimlerimi gözlemleyebiliyorum artık. Bana uzun süreli bir oyuncak diyebiliriz bunun adına: fitbit HR. yalan olmasın, 163$'lık fiyatıyla göz kamaştırıyor kendisi. Ama sıkı bir ürün. Öyle duruyor. Günlük giderimi gördükçe mutlu hissediyorum kendimi. 

Böyle. Niye yazdım bilmiyorum. 

CU.

2 Nisan 2015 Perşembe

Güncelleme

"Gücümüze karşı yenilenler bize hasta diyorlar"

Günümüz tarihi olan 2 nisandan yaklaşık 1 sene önce "seneye çok güzel olacak" derdim. Her sene daha da güzel olacak.


29 Ocak 2015 Perşembe

Selam

Yerler ve gökler şahit oldu ki, böyle bir şeye izin vermedim. Yine de vermeyeceğim.

Üç söz vardı, ikisini tuttum. Bindiğim dal uğruna üçüncüsünü de gerçekleştireceğim.

Adalet çok önemli çünkü.


Teker teker… 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Merhaba

Yerler ve gökler şahidim olsun ki, öyle bir şeye izin vermeyeceğim.

Atlatınca konuşuruz.