Hürriyet

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Dolarda tarihi zirve

Sevdiğin insanları cam kavanozlara koyup saklayamıyor, cüzdanın bir gözüne sıkıştıramıyorsun. Öyle olsaydı yapılmıştı çoktan. Belki fotoğraf... O da anne ve sevgiliye ait haklar.

Önemli olan dünyanın bir yerinde nefes aldıklarını bilmek. Gitmesek de, görmesek de...

18 Ağustos 2015 Salı

Geri gelmeyecekler

Her şey değişiyor ve değişime direnmek adamı öldürüyor. Durup düşünecek zaman yok; durmak geriletir. Ama bunu sahiden yapmak gerekiyor. Bu biraz egosal bir şey de olabilir insanlar için. Olmalıdır da esasında. “Nereden geldim, nereye gidiyorum” sorusunun cevabını insan kendisinde bulmalı. Sağlıklı insanları bunu, bu şekilde yapıyor. Sağlıksız olanlar, mesela çorbayı hangi kaşığıyla içeceğini, ne zaman nefes alması ve bu nefesi ne zaman vermesi gerektiği gibi soruları sürekli tek kişiye soranlar, yine aynı kişiye soruyorlar; başkalarına. Ne varsa içeride var. Dışarısı olayın paketi zaten. Sosyal hayatın varsa süpersin, yoksa yoksun diye bir şey yok. İçinde mutlu musun, değil misin kısmı çok önemli. Ben evde takılmayı da dışarı da takılmayı da tercih ederim. Cezalandırılması zor insanlar oluyor ikisini de tercih edenler. Yaranma derdi yok, kafa rahat. Zaten yaranma derdi olan herkes başkalarını yaranmayla itham ediyor.

Ben nereden geldim bu noktaya? Neden geldim? Kendim geldim, kimse beni bu noktaya geldim. Gelmeseydim, gelmemiş olurdum muhtemelen. Eğer buradaysam gelmişim demektir.

Geldiğim nokta esasen şu; yine aklıma geldiği bir anda bloğu inceliyordum. Geçmişe, şöyle İstanbul’a geldiğim ilk zamanları inceliyordum. Eski, dandik evimin eski kiracısından kalma bir koltuk vardı. Onda geçiyordu hayatım. Akşam 7 gibi eve geliyordum, ufoyu yakıyordum, yemek yapmaya koyuluyordum. O zaman evde yemek  yapmak muazzam bir hevesti. Yemeksepeti’ne para gömmemek ilk kuralımdı. Her şey bana ait olursa şayet, kendi hayatım olacaktı. Ayrıca evde yemek sağlık da demekti. Buraya gelmeden geçen son 7 sene berbat beslenme alışkanlıkları ve bir o kadar da “hımbıl” hayat tarzıyla geçtiği için alınan kilonun haddi hesabı yoktu. Esasen kilo alma sürecinin başında çok feyizli hedeflerim vardı. Ama her şeyin fazlası çok büyük zarar. Sanki iki şansım vardı da bunu seçmesem, diğerini seçseydim çok fit ama muhtemelen olumsuz anlamda daha fantastik bir hayatım olacaktı. Bilemedim, sahiden bilemedim. Muhtemelen ömrüm boyunca “ya diğeri?” sorusunu soracağım kendime.

Bak hemen her şey çok uzuyor. Yine çok uzadı. Ocak ayında İstanbul’da denk geldiğim ilk karı hatırlıyorum. Yalnızca 100 metre ilerisi günlük güneşlikken, kendisi kar altında olan Esentepe’yi* biraz özledim. Yani bi daha gitmem, ama o günleri özleyince insanlar, sanki o günlere dair her şeyi özlüyorlarmış gibi geliyor. İyisiyle-kötüsüyle. Aslında öyle bir şey yok. Bence yok yani. Ama yine de, insan bug’ı, kalıp halinde özlüyor ve kalıp halinde nefret ediyor. Demek benim sevdiğim başka şeyler de vardı. Ekip iyiydi elbette. Kış güzeldi, ilk iş arkadaşlarımız da iyiydi elbette. Çocukla kartopu savaşlarımız vardı ufak bahçede. Elden geldiğince onu tutmaya çalıştım orada, olmadı. Bazı şeyler kısmet olmaması için var. Eve gelince diyordum, evet. Yemekten sonra FM 2012 oynamak da güzeldi. Gignac vardı kadromda, Mounier vardı… ve ben her sezon yeni taktik denemek zorunda kalıyordum. Ne güzel şeydi o öyle. Ara sıra ufak buglar da çıkmıyor değildi. Ama o sezona ait play-off hadisesinin tadına sonuna dek varmıştım. Daha sonra Kadıköy’de bu sefillerin her an ezilmelerine tanık olduk. Çok eğlenceliydi. Galatasaray’ın parçalı ama siyaha da dönük çok koyu kırmızılı forması vardı. Selçuk, Melo, Ujfa vardı. Baros ve Elmander de vardı. Muslera hala aynı. Akhisarspor’u STSL’ye çıkarmıştık hatta. Göztepe’miz aynı yerdeydi. Daha az umudumuz vardı. Umutlarımız her geçen gün rezalete dönmüştü. Son haftalarda ligde kalmıştık. Üzücüydü.


Maalesef bazı yıllar hiç geri gelmeyecek. 2012 kışı bir daha hiç geri gelmeyecek. Bir daha hiçbir zaman o derece yokluk, bir daha hiçbir zaman o derece tatmin yaşanmayacak. 

*Dün o bina yıkıldı. Bizden sonra ne mutluluk, ne de o mutluluktan gelen buhranları bir daha  görmedi o bina.