Hürriyet

29 Eylül 2015 Salı

Şimdi ne anlatsak boşa be canım



Tüm bunların yanında her şey o kadar hızlı ve kontrolsüz gelişiyor ki bir plan yapmaya fırsat kalmıyor. Sadece, özellikle ilk günlerde her şey normalden fazla gerçekçi bir şaka gibi duruyordu. Dolayısıyla biri beni uyandırsa da, ben de evi arasam noktasındaydım. Arasaydım da telefona isteseydim. Zaten son aylarda ne zaman sesini duysam sesim titrerdi. Onun için kapalı yerlerde konuşurdum aradığım zaman. Keşke yine titreseydi de eninde sonunda yaşanması beklenen “şey” şimdi değil de sonra yaşansaydı. İnsan hep, her şeyi öteliyor. “Sabaha kalkarım”, “sonra yaparım”, “ya zaten başka zaman mı kalmadı?” diyoruz hep. Sanki her şeyi sonsuza dek erteleyebilecekmişiz gibi… 

Aslında bir de kahrolması gereken paraleller var; paralel evrenlerdeki paralellerin paraleliyiz sonuçta. An’ın gerçek olduğuna ne inandırıyor ki bizi? Belki hikayenin şu kısmındayız; Evet, 6 Eylül sabahı Pazar olmasına rağmen karşıya geçeceğim için yine erken uyanmış olabilirim. Hava oldukça sıcaktı. Dolaşırken başıma geçmiş olabilir. Birtakım istenmeyen komplikasyonlar sonucu o günden beri uyuyor olabilirim. Beyin sonuçta, her şeyi gerçek yapar. Bir o kadar da silebilir. Beynin mucizelerini bilinçli şekilde idrak edemeyebiliriz. Ben böyle düşünüyorum. Çok şiddetli böyle düşünüyorum. Böyle düşünürken de bizimkilerin ne kadar çok üzüldüklerini düşünüyorum. “Ama en azından bu şartlar altında herkes kavuşulabilir” diyorum. Tekrar mutlu oluyorum. 

Leyla ve Mecnun’da Mecnun’un kafasına sıktığı sahnenin devamındaki bölümde, tüm ekip sırayla Mecnun’un beynine giriyor ve onu komadan çıkarmaya çalışıyorlardı. Sonunda çıkıyordu. Ne ki, bir 10 bölüm sonra Leyla ölüyordu. Sen ben Leyla ile Mecnun’u bir araya getirsek bile, kader bir araya getirmiyordu. Ne ilginçti…

Geçende de referans verdiğim yazımda “böyle bir sevgiyi…” diye bir cümle sarf etmiştim. Ve ne ilginçtir ki hiçbir melek o kadar da melek değilmiş aslında. Aslında ağlayıp sızlanmak saçma. Her şey normal süreçte yaşandı. Son derece sakindi, bitti. Ama inansaydı başkaydı… Çünkü o evden çıkan herkes geri dönmüştü. 

En azından sabah iyi oldu. Son yıllarda çok baktığı televizyon masası üstü saati ondan sonra çalışmamaya ant içmiş gibi duruyordu. Geçende de balkondan içeri kuş girdi. Pır pır uçtu sonra annem onu doğaya saldı. Tüm bunlara üzülmeyi bıraktığım sırada tepkiliydim; loş bir odada veda ettik birbirimize. Üstelik ben ondan rica ettim. “Bayram” dedim. “9 gün buradayım bu sefer, 26 gün sonra geliyorum” dedim. “Tamam” dedi. Dayanamadı. Dayanmak istemedi veyahut. Bunların hiçbiri önemli değil, sonuçta bir an bile göremedim rüyamda. Bundan 24 gün öncesine kadar çocuklar, rüyalarımda gördüğüm her şeyi gerçek kılabilirdim. Şimdi o iş yaş biraz. Sadece bekleyeceğiz, yaşayacağız, sonunda ölüp gideceğiz. Ekşi’de biri malum konu başlığına “en azından öteki tarafta yalnız kalmayacağımızın habercisi” demişti. Doğru demiş. 

En azından sabah iyi oldu demiştim, devam ettireyim. Yeşil, üzerine nakış edilmiş renkli Benetton yazılı tişörtü vardı. Ve ben o tişörtü hep çocukluğumla özdeşleştirmiştim. Zaten yıllar yine çocukluk yılları. Sadece ben şimdiki ben. Balkondan içeri giriyor, sonra ikili koltuğa oturuyor. “Seni çok özledim” diyorum son gücümle. Anlıyor. Yalan olmasın, “boşver” tarzı bir şeyler diyor. Sonra ani uyanış… Beş dakika daha konuşsaydık iyiydi. Beşiktaş, Fener’i yenmiş yıllar sonra. O işler yarım kaldı hep…

11 Eylül 2015 Cuma

Kalanların gidenleri hissetmesi işkence...



Çünkü her canlı ölümü tadacaktır. Ve her sevilen insan, o malum gün başına geldiği zaman geride kalanlarını üzecektir. 

Her şey çok güzeldi geçen pazara kadar. İyi kötü bir şekilde geçinip gidiyorduk. Ama ne güzeldi her şey… anlatsam anlatamam. Anlatmak da istemiyorum. Yine bazı şeyleri kendime saklamayı tercih ediyorum. Ama alışmak inanın çok zor bir süreç. Ben yalnızca annemin babasını gömmedim. Ben dedemi kaybettim. Ben çocukluğumu kaybettim. Ben biyolojik olmayan babamı kaybettim. Ben beni kenara çekip, “bak eve giren şu bir ihtiyacın varsa…” diyeni kaybettim. Ben İzmir’den ayrıldıktan sonra bando şapkamı bulup kafasına takıp hüzünlü hüzünlü oturan insanı kaybettim. Ben elimden tutup beni lunaparka götüren tek kişiyi kaybettim. Ben beni Göztepe maçına götüren ilk insanı kaybettim. Ben emekliliğine denk geldiği için babasız büyümenin dezavantajlarını minimize eden insanı kaybettim. Ben evlatlarına gösteremediği ilgiyi yalnızca bana kanalize eden insanı kaybettim. Ben koluna girip yürüdüğümü kaybettim. Ben çok şey kaybettim Pazar günü. Ananemle konuşurken arkadan kükreyerek bana ses eden kişiyi kaybettim. Biliyorum, ananem 62 yıllık sevgilisini kaybetti bir şey diyemiyorum. Ama çok üzülüyorum. Hiç sanat kasmadan söylemem lazım, ben çok üzülüyorum. Mizacım güleç. Belli edemiyorum. Ama Karaköy’de çalışıyorum, 50 yıl öncesinde ananemle beraber yürüdükleri yollardan yürüyorum her gün. 

Ama biliyorum, o iyi. O çok iyi. Başka türlü dayanılmaz. Şimdi bize emaneti var, ona bakacağız. Onu mutlu edeceğiz. Bir şey var, daha evvelyazdığım. Böyle bir sevgiye bir şeyler olmasına meleklerin bu sefer vicdanı müsaade etti. Olmasını engelleyemedik. Çok güzel bir yere emanet ettik ama seni. Denizi de ormanı da görüyorsun. Huzur seninle olsun. 

“Keyfin nasıl, moralin nasıl?”

7 Eylül 2015 Pazartesi

no title

6 Eylül 2015 pazar saat 13.35'te dedemin 90 yıllık hayatı sona erdi. Acının tanımını tekrar yaptırıyor hayat. Ve maalesef ölüm varsa bu dünyada zulüm var...