Hürriyet

29 Aralık 2016 Perşembe

İstanbul'da sonbaar



Her kışın bir hikayesi var benim için. Dolayısıyla bir takım kış anılarını daha kolay kodlayabiliyorum hafızama. Örneğin bu kışın hikayesi ya da hatırlama fetişi yatağımın ayak ucuna çektiğim koltuk olacak. Bunu hissediyorum, daha fazla kitap ve CM demek oluyor bu. Hayatın bazen kendisini tekrarladığını itiraf etmem gerekiyor. 3 sene önce de buna benzer bir döngüyü yaşıyordum; South Park (tik), Douglas Adams eserleri –Otostopçu’nun Galaksi Rehberi vs Dirk Gently- ve en nihayetinde odaya sığınıp CM3 oynamak… garip bir döngü.

Ama asıl anlatmak istediklerim elbette bunlar değil; asıl anlatmak istediğim şey İstanbul’da Sonbahar. İşbu albümün çıktığı dönem ve hislerimi anlatmak istiyorum. Bunu bana zorlayan ben değilim, Teoman konserleri dinleyen sosyal çevrem. Tabi ekseriyetle kendi hayatı m hariç her şeyden konuşan biri olarak, Teoman’ın küçük kavuniçi bir balık olduğunu iddia ettiği şarkıyı da içeren albümle olan anılarımı gerçekten ama gerçekten zorlanarak da olsa yazmayı deneyeceğim. Zira bunu, o çok konuşan –muhtemelen iyi ki- kişi ve kişilere anlatamayacağım. Ama bu çok umurlarında olsa bile, aslında olmamalı çünkü bu düşüncelerimi zaten neredeyse kimse bilmiyor. Zira birkaç farklı kişiyle yaşanmış anılar bütünü ve ergenliğine giren bir ergen sefili kimsenin umurunda olmasa gerek. Dolayısıyla anı yoksa, konuşacak bir şey de yoktur. En azından –şu anda Zampara’nın Ölümü çalarken- odada ses çıkarma yetisine sahip iki kaynaktan en azından benim daha akil davranmam gerektiğini düşünüyorum.

2001 efsane bir seneydi, tabi içindeyken öyle değildi. İlk aşk acısının uzun süren post sendromu o seneye de itikal etmişti. Dolayısıyla ergenliğe hızla giriş yapan ergenin duygusal gelgitleri ekseriyetle o seneye sirayet etmişti. İlkbahar sonu dedemin sakince kayıp gitme denemelerinden birini uzun bir ameliyat süresi sonunda atlatabilmiştik. En az iki takvim yılını kapsayan bir önceki cümlenin öznesi aşk acısının 2001 yazının da öznesi olmaya karar vermesi ve tüm acının sahibesinin kuzeni tarafından sinsice kullanılmasıyla daha bir çekilmez hale gelmesi olayı daha bi trajik boyuta getirmişti.

Lafı gelmemişken, ama gelecekken şunu söylemem lazım ki ben iki insanı birbirine çok güzel benzetirim. Benzemesi gerekiyorsa illa ki benzer o insanlar yani. Tüm dünya benzetmesin, Snoppy ve Yumoş  benzeyebilir bana göre. Sonuçta icabında zamanı büken, en büyük acıları unutturan beynin bu küçük oyunları yapması şaşırtıcı olmamalı. Her neyse, milenyumun aşk acısının sahibesini bulamıyorsam –ki bulamıyordum- birini ona benzetebilirdim. Benzettim. Birini ona benzettim. Ergen gerisi faaliyetlerle o benzetilenle iletişim kurmaya çalıştım. Kolay manipüle edilebilen bir insanın ellerini kollarını bağladıktan sonra eline bir pusula vererek. İşte bunlar hep sonbahar. Sonbaharda oluyor. Ben tüm bunları yaparken o sırada dünyada 11 Eylül yaşanıyor, New Age saçmalıkları yayılma fırsatı buluyor, Ecevit iktidarı son yılına giriyordu. Yani bugünden baktığım zaman yine benim hayatım dünyanın geri kalanına göre daha eğlenceliymiş. Hiçbir zaman bunu kabul yadsımadım zaten. Genelde bu yönde bir çabam olmasa da, eğlence 4eva.

Bak bu ergenlik işi önemli. Müthiş saçma sapan ergenlik yaşadığımı söyleyemem ama birkaç konu var, o konularda annemi falan üzmüş olabilirim. Maalesef ergen olmanın bedeli bu ve buna benzer saçmalıklar. En azından torun getirmedim. Bu da kolay kabul edilebilir bir durum olmazdı.
İstanbul’da sonbahara gelirsek şayet –allah aşkına gelelim, çok sıkıldım yazarken- bu albüm tam olarak aralık 2001’de çıktı. Müthiş bir zamanlaması vardı; Ben ergendim, Teoman ergendi. Ben kendimi arıyordum, Teoman da arıyordu. Ben iyi kötü kendimden umutluydum, o değildi. Öngörülerim doğru çıktığı için sevinçliyim. O Sene Ramazan Bayramı Aralık ayındaydı –gereksiz detayları kitap haline getireceğim- Hatta takvime bakmak kolay ama bakmadan söylemek olayken şunu da söylemem lazım ki çok aşırı uzun bir bayramdı, 13 aralık Cuma günü başlamıştı. İşte ben de 1-2 gün önce almıştım albümü. “ooo çılgın”, “çok sert yea” diye ağzım açık dinlerken kısa sürede tüm albümü ezberlediğimi hatırlıyorum. Hatırladığım bir başka şey de ağlamanın çok acıktırdığıydı ki bu doğrudan İstanbul’da Sonbahar parçasıyla ilgili bir durumdu.

Yine sıkıldım. O bayramı, neden o dönemi unutamadığımı daha bariz örneklerle anlatmak isterdim ama ne siz buraya kadar okursunuz ne de ben yazarım dahasını. Hayatta aklına eseni yapmak lazım. Benim de aklıma esen şey CM oynamak. Yatma saatine doğru hayatı daha hazcı yaşamaya dair inancım güçleniyor.

Demem o ki, Teoman hakkında son dönemlerde çok laf dinliyorum. Üstelik fikrine değer verdiğim kişiler tarafından. Dolayısıyla özellikle “sonbahar” albümüne dair bi şeyler anlatmak istedim. Sadece onlara sözlü olarak değil; buraya yazılı olarak denemeyi tercih ettim. Yoksa hemen her Teoman albümünün benim için önemi var, anısı da var. Bunları buraya yazsam hayatım biter. Ben de böyle bir şey yaşamak istemiyorum. Ha yine yazarım. Kimbilir ne zaman.

Neyse daha yazacaklarım bitmemiş. Onları da yazayım da içimde sönmesinler. Ben aslında sonbahar, kavuniçi japon balığı falan derken asıl gönülçelen ile kodlamıştım albümü. Onu da ben bunu 20 kez editleyip gönderdikten bi 5 dakika sonra Gönülçelen çalmaya başlayınca hatırladım. Hep sonradan işte hep sonradan.

Bence bunu okuyacak zavallı çok şanslı ki Gönülçelen vs Çavdar Tarlasında Çocuklar kıyasına girmedim. Girsem girerim, her zaman her yerde. Ancak yapmadım. Sıkıldım çünkü.

Aslında bu çavdar tarlasına da ayrı bir giriş yapmam lazım zira o kitap da aslında bu sikik bloğun fikir kaynağı. Hani yani burayı ciddiye alıp okuyan varsa şayet bilsin ki 16 yaşında küstah bir ergen olan Holden kardeşimizin imzası vardır burada. Holden da o kadar bağır çağır evden git sonra geri vites yap, eve dön. Burak okuyor o kitabı şu anda, acaba sonunu söylesem mi, emin değilim.

Neyse. 

25 Aralık 2016 Pazar

Oğul

Umarım anlatırım. Bunun için tek cümle yeter ya da ben bunu tek cümlede anlatacağım.

Bu dünya üzerinde diğerleriyle farkı kapatabilmek, o hazzı bir gece/sabah yaşayabilmek için tekrar anlaşmaya hazırım...

Ama geçmiş değişmiyor biliyorum. Ve gelecek de umut vaadetmiyor.
***
anne ben geldim, üstüm başım
uzak yolların tozlarıyla perişan
çoktan paralandı ördüğün kazak
üzerinde yeşil nakışlar olan

anne ben geldim, yoruldum artık
her yolağzında kendime rastlamaktan
hep acılı, sarhoş ve sarsak
şiirler çırpıştıran bi adam

kurumuş kuyunun suyu, incirin
sütü çoktan çekilmiş
bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
ayrık otları, dikenler bürümüş

kapıdaki çıngırak kararmış nemden
atnalı ve sarmısak duruyor ama
oğlum, mektup yaz diyen
sesin hala kulaklarımda

anne ben geldim, ağdaki balık
bardaktaki su kadar umarsızım
dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
anne ben geldim, oğlun, hayırsızın.

15 Aralık 2016 Perşembe

Her şeyin birbiriyle ilişkili olması

Bundan etkilenmemek mümkün değil belki ama at, İskoçyalı, yol... Bu kadar tesadüf olamaz herhalde. Çok bağlanıyor her şey birbirine. Ve tabi uzun yazmak isterdim ama heyhay.

29 Kasım 2016 Salı

şimdi o iş şöyle

iki dileğim var, ikisi de...

bak buna bi ek daha var;

o işin sonu öyle kolay olmayacak. yaşadığım müddetçe direneceğim ki öyle görünüyor ki iyi yaşayacağım. o zorunluluk bana zorunlu olmayacak. henüz bunu başaracak sistem kurmadınız.

gücünüz yeterse ;)

16 Kasım 2016 Çarşamba

hiç bitmeyen şarkı

aslında bitiyor, ama ben bu şarkıyı normalde çok fazla berrak kafayla dinlemediğim için benim nezdinde bitmiyor. zaten bitmemesini de pek bir memnuniyetle karşılıyorum.

cumartesi gece yarısını bikaç saat geçe alsancak'tan ayrılmanın resmi marşından bahsediyorum; Asu Maralman'ın "bağrı yanık dostlara"sı.

aslında dikkatli izlerim filmleri, bunu kaçırmışım. sonra yıllar sonra yine yarın yokmuşçasına alkol alınan bir gece yarısında duydum bunu. "aa ne güzelmiş" demiştim. ertesi ay yine benzer sahne tekrarlanırken de dinleyince "eeeh" diye Google'a bakma ihtiyacı duymuştum.

Ya arkadan şu anda Asu Hanım bi şeyler anlatıyor. Ben cümleleri toparlayamıyorum. Ben susayım da siz artık nerden dinlerseniz dinleyin.

Beni çocuklar bekler.

başlıyoruz

Şimdi geriye bir beklenti kaldı, o kadar çok istiyorum ki sonunda olacak.

o
l
a
c
a
k

18 Eylül 2016 Pazar

ba'de harabi'l-basra



Her şeyi yaşanırken yazmam gerekiyor. Aksi halde konunun özünü çok kaçırabilmeye müsait bir ruh haline geliyorum. Bu benim ne büyük şansım ki yaslarımı “carpe diem” mottosuyla kısa sürede çürütüp yeni hayatlara başlayabiliyorum. 

Bu akşam Göks ile çıktık dışarı. Belki biraz maç izleriz, Alsancak’a birkaç ay sonra dönmek üzere veda ederim diye düşünüyorduk. Hedefe ulaşmadık değil ama bilemiyorum neden kaynaklıdır, son derece makul, insani bir alkol alımı sürecinde “şu şarkı da iyiydi”, “a bak bu da vardı” diye diye Natacha Atlas-Gafsa’ya kadar geldik. Keyifli başlayan bir gecenin bir anda Gafsa’ya bağlanması çok dramatik.
Gafsa’yı bilmeyenlerin Bin-jip’i  (Boş ev) izlemesi gerekiyor. Üstelik sadece izlemesi de değil, hayatlarının çok umutsuz dönemlerinde izlemeleri gerekiyor. Yani sadece boş zaman da yetmez. Bir sürü parametrenin bir araya gelmesi gerekiyor. Ki ben bunu izlediğim zaman takvimlerde aylar ocak ya da bilemedin şubat ayı gösteriyordu. Yine aynı takvimler yıllardan 2008 yılına da henüz dönmüştü. Bu hikayenin konusu ne benim, ne Göksel. Üstelik Ankara’da olmamız da değil. Benim Ankara’ya neden gitmiş olmamla ilgili de değil. Bu hikayenin konusu Göksel’in o dönemki sevgilisinin yanına gitmesi de değil. Onun bana ayarlamaya çabaladığı zat bile değil. Bu hikayenin konusu iklim farklılığından ötürü o Çayyolu’ndaki evde bir öğlen vakti uyumuş, akşamın bir saatinde uyanmış olmam. Göksel ve o dönemki sevgilisini salonda Bin-jip izlerken yakalamış olmam. Evet, sıkıcı. Hiç replik içermeyen bir diziyi izlemek istemeyebilirsiniz. Ama gerçek hislerimizi zaten hangi günlük repliklerimiz karşılayabiliyor ki? Karşılamıyor, bunu biliyoruz. Günlük “seni seviyorumlar” dünyasının hislerimizi karşılama konusundaki yetersizliği hemen her gün bizi ikna etmesi gerekirken yalanların peşinde gidiyor olmamızın başka bir açıklamasını göremiyorum. Günlük hayat tutkum ortalama insanlara göre daha yüksek düzeyde olabilir; bu noktadan yola çıkarak vazgeçtiğim, değiştirdiğim şeylerin de çok olduğunu biliyorum. Bu zamanında bir müşterimin “elle tutulur, gözle görülür gerçekler” diye tanımladığı somutlar sınıfından bir durum. Hayatımızda gözle görülebilecek kadar ete kemiğe bürünmüş yalanların peşinde koştuğumuzun farkındayızdır umarım. 28 yaşın taze tecrübesiyle önemli olan kendinle barışık yaşamakken aslında var olmayan karbonhidrat partilerinin gölgesinde acı çekmenin henüz bir açıklaması olamaz. Aslında tüm bunlardan ziyade Gafsa’yı söz konusu yapmak isterdim, ama güvensizliğin boyutlarının çığırlar açtığını söylemeden edemeyeceğim. Üstelik yıkılan binayı suçlayamayız, suçlamamalıyız. Aksine bunun yıkılma sebeplerine odaklanırsak binanın neden yıkıldığını daha iyi açıklayabiliriz. Dolayısıyla bir bina yıkıldı diye onu cezalandırmak saçma. Her neyse, bütün bu anıların üzerinden çokça yıllar geçtikten sonra o güzel Basra yıkılmasaydı, ne iyiydi. Olan olmuş, o seneyi acayip bir şekilde bitirmişizdir. Natacha Hanım arkadan o cennet sesiyle yıkıma eşlik etmiştir. Sözlerini aramayı sevmezseniz (ciğerinizi bilirim) son dörtlüğü sizinle paylaşmak isterim.

“yok derler dünyada aşkıma yer
umrumda değil dünya ne der
yine de geçirmezler kapısından
olmayan evimizin

hiçbir zaman...”

Buraya bir de linkini koyalım da belki gerçekten bir derdiniz olduğu zaman içtiğiniz/içeceğiniz rakı bir tık daha anlam kazanır.

***
Esasen Arap dili çok umrumda değil, ama o dil elinden geleni yapmış; düşünülenin aksine fazlasıyla kalbe girmek için eser üretimine katkıda bulunmaya gayret göstermiş. Yine Göks ile yukarıda bahsettiğim noktada şarkılar üzerine tartışır dururken sıra Enta Omri’ye geldi, ne büyük talihsizlik ki. Tamam, kabul etmem lazım ki Gafsa’yı ben ondan önce hatırlamıştım ve üstelik Gafsa çok daha kısaydı. Oysa Göks’ün rövanşı da oldukça sert ve uzun bir parça oldu.

Bunun o abuk hikayesi de aslında ilk sayfasında yer alan “Kendini yalnız hissetme yalnız ve yaşlı arkadaşım, biz senin hep yanındayız” yazan Korkma Ben Varım sayesinde başladı. O kitap bana çok da kitap okumayan bir insan tarafından hediye edildi, tam o gün benim veda pastam kesildi, iki gün sonra Drogba Akhisarspor’a oyuna girer girmez golünü attı, Fu’nun hikayesini okurken ben hayatımda son kez Ankara’ya gittim, bunun son kez olduğunu bilmeden, Ankara’da yine hiç bilmeden son kez birkaç bira eşliğinde konuşmalar yapıldı, Müntekim Gıcırbey’in o yazık hikayesini dinlerken İstanbul’a dönüş yolundaydım. Klişeye bulaşmak istemem ama İstanbul’a döndüğüm zaman kendimi mutlu hissediyordum her zaman. En azından o zaman için belirlediğim bir ev lokasyonu vardı ve bir evinin olduğunu bilen hemen herkes çok mutludur. Hayatımın fon müziğinde o dönemler Ümmü Gülsüm Ente Omri okuyordu ve ben bunun farkında değildim.
“senin gözlerini görmeden benim gözlerimin gördüğü herşey, boşa geçmiş bir hayattı
hayatımın bu kısmını nasıl saydılar?
işığınla hayatımın sabahı başladı.” 


***

Ama çocuklar, biz Y kuşağıyız elhamdülillah, ve one shotlardan fazlasıyla hoşlanıyoruz. Ve hayatımızın en güzel günlerini hiç unutmamayı; o günleri kaydetmeyi seçiyoruz. Hiç şüphesiz hayatımın en güzel günlerini en güçlü olduğum bölgeye; beynime kazıdım. Ve elbette hayatımın en güzel birkaç gününü 2013 yılının bir mayıs ayında yaşadım, yaşadık. Elbette Girne’deydim, Göks’ün yanında. Ve tüm gerçekliklerden kopuk bir şekilde denize bakıp her bir kuma, tuza ve balığa aşık olmayı seçiyorduk. Çantamda Ruhi Mücerret bitmek üzere yerini almıştı ve fon müziğimde yine hiç sevmediğim Arapça bir eser yer alıyordu. Buraların anasını siktiler, bunun üzerinden de çok geçtiği için o dil artık benim hayat şeklim için tehlike arz ediyor. Oysa zamanında Ümmü Hanım gibi, Nagat el Saghira Hanım da yaşamıştı. Üstelik Ümmü Hanım’ın aksine kendisi hayatına devam ediyor ve “en azından” şükrünü edebilmemizi sağlıyor. Evet, zaten kendisi ve sesi yeteri kadar güzel değilmiş gibi beş buçuk dakikalık Ana Baashaq El Bahr’ı seslendirmişti. Ruhi Bey kitap boyunca nasıl kendisinin henüz ölmemesine kafayı taktıysa, ben de bu şarkının neresinden cımbızlanması gerektiğini düşünüyordum. Elbette bulamıyordum. Çünkü sevmek tek şeye mahsus değildir. Önemli olan bir yere varmak değildir. Önemli olan yolda olmaktır, ve yol güzeldir. Bir zamanlar (evet çok zamanlar önce ve MSN varken) Flaneur takma adını çok ısrarlı şekilde almam pek de tesadüf değildi. Sonuçta iletişim felsefesi alan ve bu felsefeye uygun bir hayat şekillendirmeye çabalayan bireylerden biriydim ben de. Frankfurt Okulu bizim için fazlasıyla değerlidir. Zira iletişimin en tatlı noktasıdır bana kalırsa hala. Dünyanın bir diğer ucuna da gitsen hiçbir şeyin değişmediğinin en gerçekçi tanımıdır. O dörtlü içinden o dönem kendime Walter Benjamin’i seçmiştim. Yürümekten çekinmek bir yana yürümenin sadece yürümek olmadığını hemen her gün anlamışken, bir de yürümeye bir anlam yüklenmesi belki baş döndürücü gelmişti. Turist değilim, şehri biliyorum; bildiğim şehrin sokaklarında kaybolmayı tercih ediyorum. Ve yanımda buna ayak uyduracak bir tane daha organizma yok; bunu kabul ediyorum.  Sadece yürüyorum, sırt çantam yok, ama yürümekten alıkoymuyor bu hayat beni. Walter Bey’in öngöremeyeceği Pokemon Go ile daha da anlam kazanıyor bütün bu yürüyüşler 2016 yılında. Zaten bir şeyleri öngörmüş olsaydı en azından katledilmezdi. 


***
Gece ilerledikçe her bir diyaloğu buraya aktarmakta zorluk yaşayacağımı biliyordum ve 1 saati geçti ilk harfi yazmaya başlayalı. Ben yine de buraya bir hikaye bırakmak istiyorum. Bırakayım ki bu hikaye biraz daha bilinsin. Sır kalmasın. Sır zaten kalamaz hiçbir zaman. Ama bu hiç kalmasın. Çünkü senelerden yine 2013’tü ve o güzel haziran günleri akıp gidiyordu karanlığa doğru. Alper Kamu’dan nasıl bahsedeceğimi bugün hala bilmiyorum ama Alper Canıgüz’ün çok başarılı bir psikolog olabileceğini sanırım anlıyorum. Üstelik fazlasını da anlıyorum ama zaman akıp gidiyor ve alkolün etkisi yerini uykuya bırakmak üzere olduğundan dolayı kaybolan kayıp zamanı oynamak istemiyorum.

“o zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve karanfil kız'ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış.
ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. şimdi bu karanfil kız babasını fazla görememekten şikayetçiymiş. çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen hafta sonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. bir akşam adam gelip de kızına, " haydi seninle sinemaya gidelim. baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş karanfil kız
ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler. sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış karanfil kız'ı. usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "mesele değil" demiş babası. "arka tarafta yüksekte bir ışık var, görüyor musun? işte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin." karanfil kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengarenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. ancak hala küçük bir sorun varmış. film yabancı bir dildeymiş. karanfil kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili bilmiyormuş. " o da mesele değil" demiş o gün her zamankinden pratik zekalı görünen babası. "sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm." sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "bütün çocuklar büyür; biri hariç..."

olmayan ülke'de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. korsanlar, denizkızları, kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah... on numara bir hikayeymiş yani. ama işte neticede karanfil kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış.

karanfil kız huzur dolu uykusundan uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, süt annesini ve sivri zekalı kuzenini görmüş. babası hariç herkesi... "babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. babasının niye öyle birdenbire ortadan kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. ama ümidini de kaybetmemiş. her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. mesela istop mu oynanıyor, topu vargücüyle havaya fırlatırken, "baba" diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en olmadık kıyıları, köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. ama babasından ne bir ses geliyormuş, ne bir nefes.

söylemiş miydim, bu karanfil kız'ın sivri zekalı bir kuzeni varmış? bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona aşıkmış. bir gün dayanamayıp karanfil kız'a, "ben" demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." gözleri büyümüş karanfil kız'ın. yapışmış yakasına kuzeninin, "söyle," demiş, "nerede babam?" "babanı öküz yuttu." diye cevap vermiş oğlan. karanfil kız şüpheyle bakmış ona. "hangi öküz?" "hangisi olacak? tabii ki boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekalı kuzen. "ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum." diye eklemiş sonra da. böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. kocaman ağaçlar ve yabani otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar. "otur şuraya," demiş oğlan. "öküz burada mı?" diye sormuş karanfil kız çimenlerin üstüne çökerek. oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "burada." "bu bir mantar," demiş karanfil kız. "öküz değil." "öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "ne yani," diye çıkışmış kuzen, " öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? amma da aptalmışsın!" oğlanlar sevdikleri kızlara böyle söylerler ki gerçek duyguları anlaşılmasın. her neyse, onun bu sözleri karanfil kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez ama başka çaresi olmadığından mantarı dişlemiş ve başlamış beklemeye.

ağaç dallarının rüzgarda sağa sola sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. ayağa kalkıp suyun akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendine el salladığını görmüş, o da aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. karanfil kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış.

öküzü işte o anda görmüş. koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. " hey sen, bana bak çabuk!" diye bağırmış karanfil kız. sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. " sen de kimsin? bu ne yaygara!" "demek dünyayı tutan öküz sensin" demiş kız. " teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "çok enteresan," demiş küçük kız. "ama niyetim felsefe tartışmak değil. buraya `babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "duydum da, " demiş öküz. "şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." "nasıl olacak o iş?" diye sormuş karanfil kız. "koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?" öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. " amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi?" "çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş karanfil kız. " ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. çünkü yer çekimi kanunu diye bir şey var..." "sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "sana biraz alışsın hele. şimdi anlat bakalım hikayeni."

böylece karanfil kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. hikayesini bitirdikten sonra, "ee," demiş. "şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" derin bir soluk almış öküz. "şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" " ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle karanfil kız. "o sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. "bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir..." "lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya girmiş karanfil kız. "böyle durmak giderek zorlaşıyor. hem sen su içmeyecek miydin?" "dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz "sana biraz alışsın hele." karanfil kız kaşlarını çatmış." "aklından şüphem var öküz, ama bitir bakalım hikayeni." "evet," demiş öküz. "dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "deprem dediğimiz olay; biliyorum," diye araya girmiş karanfil kız sabırsızca. başıyla onaylamış öküz. "bu çöken binaların altında kalanlar için durum hiç de iyi olmaz. ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler. böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık salonun bir sinema olduğunu hayal etmesini ister. onlarca metre uzaklıktaki ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikayeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikayesi kalır."

karanfil kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar. nihayet öküz, "hazır mısın?" diye sormuş. kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "pekala," demiş. "sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin." karanfil kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "biliyorsun ki, artık bunu yapamam."

işte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş.”

***
Bütüüün bu konuşmaların sonunda hepimiz biliyoruz ki mutlu olamayacağız. Erken Kaybedenler’in ilk hikayesinin “Anneannemin son ölümü” olması kadar talihsiz bir hayatı yaşarken elbette karşımıza çıkan insanlardan medet ummak aşırı doz hayalcilik. En iyi ihtimalle de tutuk zekalılık. Ama birileri devamlı, ve her gün karşımıza çıkarken tüm bu yeni mutsuzluk kaynaklarına nasıl direneceğimizi biz bu gece şöyle bulduk; “neyimiz var, neyimiz yok hayatta duygusal olarak tüm ihaleyi yıktık bir Göztepe’ye”. Onun için de zaten olmayacak ama, daha da bir şey olmuyor hayatımızda. Ama en azından o ölmeyecek, o terketmeyecek, o vaadlerinin akabinde kendisini yalanlayacak bir şey yapmayacak. Biz var olduğumuz sürece o farklı formlarda da olsa sevilmeye devam edecek. Üstelik illaki daha önce de yazmışımdır; bu mutsuzluk tanımı daha önce de yapılmıştı ve o zamanlar günlük hayattaki hayal kırıklıklarının çaresini bilimkurguda bulmuştuk.
Tamam Nöbetçinin Türküsü’nden bahsedecek gücüm yok ama
“bana yazdığın son mektubun ucunu
bu sefer bilerek yakmamışsın
sehre gitmeye karar verdiğini söylüyorsun
sen bilirsin,
verdiğin bu kararın sen
farkına varmamışsın.” diye başlamadan nasıl biter ki gece? 


Geceler bitmiyor zaten canım buralarda. Sadece zaman geçiriyor ve bir takım süreçleri atlatmaya çalışıyoruz. Çünkü yapılacak daha mantıklı bir şey yok bu hayatta. Ha bir de mucize bekliyoruz ki bir şeyleri eski tarihe alabilelim; sistemi kurtarabilelim.
Geceyi nasıl bitirelim diye çok düşünmüştüm; tuvalete giderken şu geldi aklıma.

Bu böyle. Ne aklımdakini ne kalbimdekini anlatmadan çok uzun bir şey yazdım. Islah olmak nasip olsun, olur mu?

6 Eylül 2016 Salı

Her sene biraz böyle

"seni anlatmak için yapılan eserlerin sayısına sen bile şaşırırsın" yazıyor Arkeoloji Müzesi'nde yer alan bir Bizans gravüründe. (Ya da Eski Roma)

Bütün bir sene boyunca bir şeyler anlatmayı denedikten sonra hiçbir şey anlatamamış olduğumun farkındayım.

En güzel anıların, en değerli parçalarından biri... 366 gün...

Buraya bir sürü anı yazdım. Hiçbiri geri gelmeyecek. Dolayısıyla sildim attım. Zaten kimseye bir şey anlatmamak lazım. Sonra özlüyoruz.

Nasılsın? Keyfin nasıl? Moralin nasıl?




2 Eylül 2016 Cuma

Tesadüf

Spontane gelişen bir akşamın önce geceye sonra sabaha devirirken eve dönüş yolunda bir şekil o eller temas eder ve er kişinin ağzından "aa senin de mi beş parmağın var ne tesadüf" der. Kız bunu devam ettirir mi bilinmez ama memedali devreye girer ve "ne kadar da absürt konuşmayı seven bir çocuk der."

Sahne kapanır, evi olan herkes evine döner.

Hayatımda beraber film izleyebileceğim kimse absürt seyleri sevmedi. Neye güldüklerini bilemiyorum bile. Ama saçma şeyleri seviniz. Hadi beni sevmediniz onları sevin.

Bu mail android telefonumdan yazılmıştır. Noktalama hataları olabilir.

Bğyeh!

23 Ağustos 2016 Salı

Takvimlerden haberin var mı?

Son defanın üzerinden tam 365 gün geçmişken, rüyamda astral bir sıkıntının çözümü için benimle hareket etmiş olman, benim için Bornova'ya gelecek olman ne güzel şey. Üstelik hemen her şeyin sonunu ben biliyorken...

İnsan geçmişine dair güneşli günleri de, loş odaları da unutmuyor. Yalnız sevilenler/ özlenenler böyle detaylı hatırlanabilir.


18 Ağustos 2016 Perşembe

2017 Mayıs

Öğleden sonra İzmir'e gidiyorum. Tabii daha fazla deniz olan yerlerde olmak vardı, buna mukabil kaçırılan her büyük balığın muadili semtimizin güzeli olduğu için, içim rahat.

Geçmişimiz geleceğimiz, kaybettiğimiz her şeyimizsin.

Duygulanmak için, moda girmek için çok fazla erken bir saat. Ama akla düştüğü zaman çekilen bunca acıyı göz pınarlarında hissetmemek mümkün değil.

O kupayı Güzelyalı sahiline getirin mayıs başında.

yaşarken gömdünüz hepimizi suçumuz bu semti sevmek mi
göztepe'lilik zorda kaçmak değil ki,sevmek yalnız cefa çemek mi ?
sevmek yalnız cefa çekmek mi_

üzülme yali çeker cefayı bu kalpler hep susuz kaldı
niyetim aşkımı anlatmaktı gizli gizli ağlamamaktı
gizli gizli ağlamamaktı

ağladım bu akşam sevgin ile güzelyali sahillerinde
bir anda gözüm kaydı kulübe
göz göz çektim kendi kendime
göz göz çektim kendi kendime

korkmayın güvenin kendinize layık olun göztepe'mize
bu taraftar sizle gider ölüme haydi bastır şanlı göztepe
haydi bastır şanlı göztepe

seninle gideriz cehenneme sarıyla kırmızı rengine
bu kalpler yanlızca seni sever
haydi bastır şanlı göztepe
haydi bastır şanlı göztepe




3 Ağustos 2016 Çarşamba

3

Teknik olarak hep böyle olması gerekmiyor. Ama hep böyle oluyor. Pratik, tekniğe ağır geliyor.

Eve gitmek zul şimdi, sinemaya gideyim bari.


Bi şeyleri değiştirmem gerekiyormuş. Bunu gördüm. Bunu geçen sene sarhoşken paylaşmıştım. Şu anda öyle değilim. .180 derecenin tam tersindeyim. Ve fikrim değişmedi. Hala durumlar aynı.

Bir an evvel kurtulmalı sosyal prangalardan.

update geldi: sorun ne anlıyorum. her şey malum sendromdan kaynaklı. o iş bitti, kendime geldim. 4 ağustostan merhaba.

2 Ağustos 2016 Salı

#28

Bugün değil, yarın bu tabi. Genelde her sene 3 Ağustos'u kutluyoruz biz. Gerçi bizin sayısı çok değişken oluyor her sene. Ama bir şekilde biz olunabiliyor sanırım. Bizim nesil biraz böyle; sirkülasyonu müthiş fazla. 

Aslında 2 haftadır apaçık kötü bir süreç öncesindeyim. Dolayısıyla çok net, kesin düşündüğümü/davrandığımı söylemem mümkün değil. Oysa dün akşam bambaşka bir yere giderek ilk neşteri vurabilecektim. Hayatın rasyonel kısımlarını yoluna koyabiliyorum. Sonuçta mantık çok önemli. Dibine kadar önemli. Zaten o olmasa baya rezalet çıkmıştı hayatımda bence. Ama işin ruhani falan kısımları var, o biraz sekerek ilerliyor bu aralar. Çok fazla boş zamanım olduğunu hissetmiyorum. Üstelik uzak kalmışlık var hayatıma. Sosyal çevreme. Ha, o sosyal çevreye dokunduğum zaman keyif alıyorum doğru, ama uzaklık... ama mesafeler... 

Her neyse, kendime vuracağım ilk ruhani neşter planımın sabahını bir adet Nejat Biyediç belgeseli, bir adet L'pool- Roma maçı izlemiş halde çıkardım. Tabi arada envai çeşit manzarasal faaliyetler. Sonuç itibariyle uyumadım ve oldukça ama oldukça yorgun bir insan olarak yeni güne evriliyorum. 

Tabi, 27. yaşımın son gününü henüz devirmemişken çok büyük konuşmak istemiyorum. Sonuçta herkes bilir ki bu yaş son derece riskli bir yaştır ve bu yaşı atlatanlar -bi şekilde- efsane olamaz. 

En büyük hayalim, bir sene yılbaşına yalnız başına girmekti. O iş bundan sonra yaş herhalde. Belli de olmaz tabi. Kalıcı yalnızlık tercih ettiğim bir şey değil; tercih edilmiş yalnızlık kalıcı bi şey benim nezdimde. Ama doğumgünü yalnızlığı bence bambaşka sıkıcı bir durum. Belki fazla anlam yüklüyorumdur. Bu da olabilir ama hatırlanmak güzel bu hayatta. 

En son buna benzer bir çılgın sendromu 10 yıl önce yaşamıştım; reşit olacağım gün. Sonra Eylül ve bir ablası Alsancak'a çağırmıştı. Zor günlerdi mirim. Çok zor günlerdi. Neyse ki o günler bitti. Bakalım, göreceğiz. Kutlu, mutlu olsun. 

28 Temmuz 2016 Perşembe

Temmuz böyle biter

Bir süredir zaten depresyon öncesi belirtileri yaşıyorum. Gözler de düşmeye başladı biraz. Sıkıldım da çünkü kafamı kaldırdığımda görmüyorum artık çoğu yaşayan organizmayı. Sıkılmaya zaman bulursam haber edicem. Ama sıkıldım. Tutarsızlıktan gebericem. Biraz eğlenmek istiyorum sadece.

Random cümlelerle bugünleri özetliyorum. Ama her şeyin özetini en güzel cenaze marşı özetliyor.


Addio.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

23

"... Kozmos frene basış. Güneş uçuş. Dünya duruş.
Taş kesilmiş yumruklarla, ben içinde yaşadığım bulaşık akvaryumu kırış." (Müntekim Gıcırbey, Korkma Ben Varım)

Keşke yalnızca mutlu yıllar dileyebilseydim. Evren aniden frene basmasaydı. 

15 Temmuz 2016 Cuma

Rutinler

Her temmuz ben İzmir'den ayrılırım -kalıcı olarak, şimdilik 5 tamamlandı en azından-, Didem Madak ölür, az sevdiğim şiir türü eksik kalır, ayın 12si olur -bunun da beşinci yılı- ve ben her 11-13 temmuzda hatırlarım bu saçma diyebileceğim anıyı.

Maalesef olayları öncesinde ve sonrasında hatırlıyorum.

Temmuz daha çok şeye gebe tabi. Ağustos gelmeden temmuz bitmez...

Ve tabi birileri badi parmağına kuş konma hayalini melodik söylese haziran 95'i hatırlarım, uzun uzun yolculukları ve Istanbul'a basan seli. Atv binasına su basmasını falan. Dolayısıyla en güzel anlar badi parmaklara konan kuşlarla sona erer.

Tabi bu başka bir hikayenin konusu

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Gece, yağmur ve soğuk

Bugün ilk gittiğim maçın üzerinden 17 sene geçti.

O zamanlar liglerin adı yoktu, ikinci lig diyordu herkes. Semtimizin takımı Göztepe 18 yıl sonunda ilk kez Birinci Lig'e çıkmaya bu kadar yaklaşmıştı. Play off'larda son haftaya üçüncü ya da dördüncü sırada giriyorduk. Ama gelin önce size o dönemki lige çıkış kurallarını anlatayım. Neden? Çünkü anlatabiliyorum.

İkinci lig'de her biri 10'ar takımdan oluşan 5 grup vardı. 1. grupta çoğunlukla Marmara takımları, 2. grupta Ege, 3. grupta İç Anadolu, 4. grupta Doğu Anadolu ve son grupta Güneydoğu Anadolu takımları yer alırdı. Tabi, bir takım şiddet dozu yüksek rekabetlerden veya coğrafi uzaklıklardan dolayı örneğin Eskişehirspor 1.grupta yer alırken, Göztepe de 3. grupta yer alabiliyordu.

Her gruptaki 10'ar takım birbirleriyle 18 hafta boyunca mücadele ettikten sonra grupları ilk 2 sırada bitiren takımlar play-off maçlarına katılmaya hak kazanırdı. 10'arlı grupların ilk ikideki takımının oluşturduğu yeni bir 10 takımlı grup oluşuyordu böylece. Bu yeni grubu da ilk ikide bitiren takımlar doğrudan Birinci Lig'e çıkma imkanı buluyordu.

İkişer takımını play-off'lara yollayan 5 grubun 8 takımı da birbirleriyle mücadele eder ve mayıs ortasında biten müsabakalar sonunda 5 grubun liderleri, az önce anlattığım play-offlarda 3,4 ve 5. sıraları yer alan takımlarla random kuralı tek eleminasyon sistemli (Konya, Ankara vs olurdu genelde) extra playoff maçları oynarlardı.

Ve evet, Göztepe son maçlarına girerken extra playofflara katılma hakkını elde etmişti. Tabi ligin ikincisi Denizlispor'un da puan kaybetmesi gerekiyordu. Göztepe ise saatlerden kimbilir hangi saatte (gündüz maçıydı) Birinci Lig'e bir kez daha çıkmayı garantileyen Vanspor'u ağırlayacaktı.

O dönemler Göztepe'nin üzerinde Sabah Grubu'nun ve dolayısıyla Yeni Asır'ın etkisi bulunuyordu. Ne büyük şans ki, bu durum dolaylı olarak bizi de olumlu anlamda etkiliyordu. Haftalar öncesinden dedemi darlayarak bu maça bilet bulmasını sağlamıştım.

Artık cenazesine bile saygı duyulmayan Alsancak Stadı'nın balkonuna girerken yaşadığım heyecanı henüz, hala betimleyemiyorum. Duygularımı anlatamıyor olmama rağmen gördüklerimi pekala hatırlıyorum. Karşı çaprazda Vanspor taraftarları vardı, hakemlerin ıslıklanması ve "caddelerde rüzgar..." melodisinin Göztepe'ye uyarlanmış halini net hatırlıyorum. Maç saatini hatırlamasam bile hakemlere pek güvenmediğimden olsa gerek saatimin kronometresini açtığımı da hatırlıyorum.

Maçı Ceyhun Eriş'in ve Hasan Çelik'in golleriyle 2-0 kazandığımızı da hatırlıyorum.

Maç dönüşünde annemin "bir daha dedenle gitmeyin istersen, yaşlandı artık. Yorgun geldi çok, beraber gidelim maçlara" dediğini de hatırlıyorum.

Ertesi gün okulda büyük sükse yaptığımı da... 

Bu kadar şeyi neden aklımda tutuyorum bilmiyorum. İçinde sevdiklerime dair bir sürü şey var diyedir belki de. Çünkü pek çok anıyı bir araya getirmekten başka bir zaman yolculuğu imkanı yok elimde. En azından şimdilik tüm isaretler bunu gösteriyor.

Peki nereden geldi tüm bunlar? Geçen gece Ecemle eve dönerken gitarda caddelerde rüzgarı çalmayı öğrendiğini söylemişti. Koku, bir ses, bir cümle, bir an zaman yolculuğunun kapılarını aralıyor. Ama gidemiyorsun, çünkü çok uzak. Sadece hatırlıyorsun.

"Caddelerde rüzgar
Aklımda maç var
Gece yarısında eski taraftar
Şarap içiyorlar sessiz usulca
Özlediğim Gözgöz çok uzaklarda..."

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Biz Kazanacağız

Ben çok yoruldum son yıllarda. Öğrencilik-iş periyoduyla başlayan bir dönem oldu beni yoran. Yaklaşık olarak 2 yıldır bu böyle.

Ocak 2014'te, Nefaset'te Emek ve bir başka birine "ben okula dönüş yapacağım" demiştim. Dediğimi yaptım. Part time öğrenci, full time çalışan. Ya da bazen tam tersi oldu.

Sonra bürokrasiyle uğraştım. Hem okulun, hem devletin bürokrasisiyle. Onları da geçtim.

Biliyorsunuz, mezun oldum.

Ama hep çift hayat yaşadım bunlar gerçekleşirken.

Bir korkum vardı, o gerçekleşti. Mukadderat tabi.

Şimdi,  şubattan beri, valla ne yalan söyleyeyim "hayatta böyle güzel insanlar da varmış" diyebildiğim bir hayatı yaşıyordum. Elbette hainler her yerde. Elbette yalancılar, iki yüzlüler her yerde.

Biri görmeliydi, biri bilmeliydi. Gördüler, ama elden öyle bir şey gelmedi ki...

Üzücü oldu.

Ekip çok önemli. Sırtını dayayacak insanlar çok önemli. Eskiden sırtımızda hançerli hain vardı. Sonra sırt geldi. Şimdi boşta kaldı.

Ben insanları motive etmek haricinde gazlamayı sevmem. Örnek insanımdır hatta bu konuda. O derece iddialıyım. Çok dillendirmedim ama şu cümleyi kurduğum günü hatırladım. "Kimse dostumuz, arkadaşımız değil." Özellikle iş yerinde. Bunu ben teoride elbette biliyordum. Ama geçen son haftada bazı şeyler kafama mıhlandı. Eğer son hadise olmasaydı ben biliyorum ki, daha agresif olacaktık kendi işimiz gücümüzde. Maalesef olmadı. Herkes üzüldü belki ama olanı değiştirmek için bir şey yapmadılar. Kaybetmeyi haketmek bambaşka bir tercih olsa gerek sanırım. Onlar kaybetti. Ama biz kazanacağız.

15 Mart 2016 Salı

Yorgunluk & Ağrılar

İki gündür boyun ağrım çok da dayanamayacağım boyutlarda. Gerçekten berbat bir hayat kalitesi hediye etti bana.

Dün gece gelen sancı allak bullak etti beni. Ecikle geçirdiğimiz kısıtlı vakti de çalmış oldu böylece.
--------------------


Sancıdan önce rüyamda gördüğüme eminim, ama sonra da gördüğümü iddia edebilirim. Bir süredir kızıyordum, görüşemiyoruz rüyalarda diye. Çünkü ekim gibi bir kez görmüştüm net, kanlı canlı halde. Hatta sokakta, vapurda, işte gördüğüm çoğu insandan daha netti. Ama susuyordu.

Bu kez sanırım iki gün üst üste gördüm. İlk geceyi hatırlamıyorum. Ama misafirim olduğundan eminim dün gecekinde. Ananem ve annem de öyleydi. Yerini yadırgadı. Ama sonra gayet beğendi. Ona hazırladığım yatağı. Yatağını değil ama mezarına ben girip, ben kapatmıştım. Ama diğer yandan önümüzdeki bir iki ay içerisinde anane&anne misafirliği de olacak. Belki de o vardır. Bilemiyorum.

Ben hala loş ışık altında "dört hafta sonra geri geleceğim" deyip, ikinci haftada cenazeye gelişime üzülüyorum. Ben hala veda edemeyişime üzülüyorum. Ben hala üzülüyorum, ama iyi şeyleri bildiği/gördüğü için yaşıyorum.

2 Şubat 2016 Salı

Sonunda

Aslında buraya Macaristan'ın Avrupa Şampiyonası'na katılmasından bahsedecek bir şey ekleyebilirdim. Çok kısa sürede yazdığım, beni bile tatmin etmeyen bir yazıydı. Dolayısıyla muhataplarını bile sarmadı. Cevap vermeye bile uygun görmediler. 

Sonra terfilerden, zamlardan, faturalardan bahsedebilirdim. O da beni çok sarmadı aslında. Beni saran şey yüksek lisansın bitmesi oldu. Evet, sonunda bitti. Bir sürü askerlik mevzusunun içine tekrar girmem gerektiğini bana hatırlatan bir süreç olacak. Onları da yazarım. Ya da yazmak zorunda kalmam umarım. Yaşlandığımda sikindirik anılarını anlatan insanlardan olmak istemem. Dedem anlatmazdı. Ben de anlatmayı sevmedim. Sevmiyorum da. O'nun askerliği hakkında bildiğim şeyler çok limitli; 94 yazında zatürre olduğum için İzmir'de kalmıştık. Tüm bir yazı hasta halde geçirmiştim. Anaokulunun en büyük sahne sanatçılarından birinin, hastalıktan dolayı mezuniyetine katılamaması ne acı... Malesef bazen çok sevdiğin şeylere veda etme şansı bulamıyor insan. Ben de bulamadım. Hala daha 91-94 yılları arasında koşturup oynadığım, artık yerinde bambaşka bir bina bulunan anaokulu günlerimi özlerim. Oldukça da hasretle anarım. 

Günlerden Feyyaz'ın Beşiktaş'tan ayrıldığı zamanlardı. Bir tarafta Dünya Kupası gizemi, diğer yandan evde bile koşmamın yasaklanması. Kara günler... Salondayız, çünkü o zamanlar herkesin gücü yerindeydi; balkonda denize karşı yemek yiyebilir, sonra TV'yi salona taşıyabilirdik. Ben taşımazdım tabi. Nasıl olduysa bu askerlik mevzusu açılmıştı, inşaat mühendisi olmasının getirisi olarak köprü patlatma/köprü kurmak gibi yapması gerekenleri anlatmıştı. Sonra bir de Kore Savaşı'na bölüğünden gidenleri anlatmıştı daha ilerleyen zamanlarda. 

Bu sabah bir rüya gördüm; Ecemle beraber İzmir'deyiz ama bizim sahil yoluna henüz asfalt atılmamış. İnsanlar denize giriyorlar. "Eskiden buralar dutluktu" denilen her şeyi görüyoruz. Bizimkileri de görüyorum. Zaten bence bizim hane için 80'lerin ilk yarısı öğleden sonrayeken, 90'lar akşam saatlerine denk geliyor. Her saatin ayrı huzuru vardır ama hanemizim öğle saatlerini de görmek isterdim. Ben bu sefer rüyamda öğleden önce saatlerini de gördüm. Her şey yerli yerindeydi. Her biri... 

Neden bunları anlatmak istedim bilmiyorum. Ama ananem mezuniyet haberini verdiğim zaman "keşke deden de görseydi" dediği zaman üzüldüm. Üzülmemek için uğraştım da. Ama keşke görseydi. 

Umarım mevzudan haberdarsındır. Olmanı çok isterdim.