Hürriyet

18 Eylül 2016 Pazar

ba'de harabi'l-basra



Her şeyi yaşanırken yazmam gerekiyor. Aksi halde konunun özünü çok kaçırabilmeye müsait bir ruh haline geliyorum. Bu benim ne büyük şansım ki yaslarımı “carpe diem” mottosuyla kısa sürede çürütüp yeni hayatlara başlayabiliyorum. 

Bu akşam Göks ile çıktık dışarı. Belki biraz maç izleriz, Alsancak’a birkaç ay sonra dönmek üzere veda ederim diye düşünüyorduk. Hedefe ulaşmadık değil ama bilemiyorum neden kaynaklıdır, son derece makul, insani bir alkol alımı sürecinde “şu şarkı da iyiydi”, “a bak bu da vardı” diye diye Natacha Atlas-Gafsa’ya kadar geldik. Keyifli başlayan bir gecenin bir anda Gafsa’ya bağlanması çok dramatik.
Gafsa’yı bilmeyenlerin Bin-jip’i  (Boş ev) izlemesi gerekiyor. Üstelik sadece izlemesi de değil, hayatlarının çok umutsuz dönemlerinde izlemeleri gerekiyor. Yani sadece boş zaman da yetmez. Bir sürü parametrenin bir araya gelmesi gerekiyor. Ki ben bunu izlediğim zaman takvimlerde aylar ocak ya da bilemedin şubat ayı gösteriyordu. Yine aynı takvimler yıllardan 2008 yılına da henüz dönmüştü. Bu hikayenin konusu ne benim, ne Göksel. Üstelik Ankara’da olmamız da değil. Benim Ankara’ya neden gitmiş olmamla ilgili de değil. Bu hikayenin konusu Göksel’in o dönemki sevgilisinin yanına gitmesi de değil. Onun bana ayarlamaya çabaladığı zat bile değil. Bu hikayenin konusu iklim farklılığından ötürü o Çayyolu’ndaki evde bir öğlen vakti uyumuş, akşamın bir saatinde uyanmış olmam. Göksel ve o dönemki sevgilisini salonda Bin-jip izlerken yakalamış olmam. Evet, sıkıcı. Hiç replik içermeyen bir diziyi izlemek istemeyebilirsiniz. Ama gerçek hislerimizi zaten hangi günlük repliklerimiz karşılayabiliyor ki? Karşılamıyor, bunu biliyoruz. Günlük “seni seviyorumlar” dünyasının hislerimizi karşılama konusundaki yetersizliği hemen her gün bizi ikna etmesi gerekirken yalanların peşinde gidiyor olmamızın başka bir açıklamasını göremiyorum. Günlük hayat tutkum ortalama insanlara göre daha yüksek düzeyde olabilir; bu noktadan yola çıkarak vazgeçtiğim, değiştirdiğim şeylerin de çok olduğunu biliyorum. Bu zamanında bir müşterimin “elle tutulur, gözle görülür gerçekler” diye tanımladığı somutlar sınıfından bir durum. Hayatımızda gözle görülebilecek kadar ete kemiğe bürünmüş yalanların peşinde koştuğumuzun farkındayızdır umarım. 28 yaşın taze tecrübesiyle önemli olan kendinle barışık yaşamakken aslında var olmayan karbonhidrat partilerinin gölgesinde acı çekmenin henüz bir açıklaması olamaz. Aslında tüm bunlardan ziyade Gafsa’yı söz konusu yapmak isterdim, ama güvensizliğin boyutlarının çığırlar açtığını söylemeden edemeyeceğim. Üstelik yıkılan binayı suçlayamayız, suçlamamalıyız. Aksine bunun yıkılma sebeplerine odaklanırsak binanın neden yıkıldığını daha iyi açıklayabiliriz. Dolayısıyla bir bina yıkıldı diye onu cezalandırmak saçma. Her neyse, bütün bu anıların üzerinden çokça yıllar geçtikten sonra o güzel Basra yıkılmasaydı, ne iyiydi. Olan olmuş, o seneyi acayip bir şekilde bitirmişizdir. Natacha Hanım arkadan o cennet sesiyle yıkıma eşlik etmiştir. Sözlerini aramayı sevmezseniz (ciğerinizi bilirim) son dörtlüğü sizinle paylaşmak isterim.

“yok derler dünyada aşkıma yer
umrumda değil dünya ne der
yine de geçirmezler kapısından
olmayan evimizin

hiçbir zaman...”

Buraya bir de linkini koyalım da belki gerçekten bir derdiniz olduğu zaman içtiğiniz/içeceğiniz rakı bir tık daha anlam kazanır.

***
Esasen Arap dili çok umrumda değil, ama o dil elinden geleni yapmış; düşünülenin aksine fazlasıyla kalbe girmek için eser üretimine katkıda bulunmaya gayret göstermiş. Yine Göks ile yukarıda bahsettiğim noktada şarkılar üzerine tartışır dururken sıra Enta Omri’ye geldi, ne büyük talihsizlik ki. Tamam, kabul etmem lazım ki Gafsa’yı ben ondan önce hatırlamıştım ve üstelik Gafsa çok daha kısaydı. Oysa Göks’ün rövanşı da oldukça sert ve uzun bir parça oldu.

Bunun o abuk hikayesi de aslında ilk sayfasında yer alan “Kendini yalnız hissetme yalnız ve yaşlı arkadaşım, biz senin hep yanındayız” yazan Korkma Ben Varım sayesinde başladı. O kitap bana çok da kitap okumayan bir insan tarafından hediye edildi, tam o gün benim veda pastam kesildi, iki gün sonra Drogba Akhisarspor’a oyuna girer girmez golünü attı, Fu’nun hikayesini okurken ben hayatımda son kez Ankara’ya gittim, bunun son kez olduğunu bilmeden, Ankara’da yine hiç bilmeden son kez birkaç bira eşliğinde konuşmalar yapıldı, Müntekim Gıcırbey’in o yazık hikayesini dinlerken İstanbul’a dönüş yolundaydım. Klişeye bulaşmak istemem ama İstanbul’a döndüğüm zaman kendimi mutlu hissediyordum her zaman. En azından o zaman için belirlediğim bir ev lokasyonu vardı ve bir evinin olduğunu bilen hemen herkes çok mutludur. Hayatımın fon müziğinde o dönemler Ümmü Gülsüm Ente Omri okuyordu ve ben bunun farkında değildim.
“senin gözlerini görmeden benim gözlerimin gördüğü herşey, boşa geçmiş bir hayattı
hayatımın bu kısmını nasıl saydılar?
işığınla hayatımın sabahı başladı.” 


***

Ama çocuklar, biz Y kuşağıyız elhamdülillah, ve one shotlardan fazlasıyla hoşlanıyoruz. Ve hayatımızın en güzel günlerini hiç unutmamayı; o günleri kaydetmeyi seçiyoruz. Hiç şüphesiz hayatımın en güzel günlerini en güçlü olduğum bölgeye; beynime kazıdım. Ve elbette hayatımın en güzel birkaç gününü 2013 yılının bir mayıs ayında yaşadım, yaşadık. Elbette Girne’deydim, Göks’ün yanında. Ve tüm gerçekliklerden kopuk bir şekilde denize bakıp her bir kuma, tuza ve balığa aşık olmayı seçiyorduk. Çantamda Ruhi Mücerret bitmek üzere yerini almıştı ve fon müziğimde yine hiç sevmediğim Arapça bir eser yer alıyordu. Buraların anasını siktiler, bunun üzerinden de çok geçtiği için o dil artık benim hayat şeklim için tehlike arz ediyor. Oysa zamanında Ümmü Hanım gibi, Nagat el Saghira Hanım da yaşamıştı. Üstelik Ümmü Hanım’ın aksine kendisi hayatına devam ediyor ve “en azından” şükrünü edebilmemizi sağlıyor. Evet, zaten kendisi ve sesi yeteri kadar güzel değilmiş gibi beş buçuk dakikalık Ana Baashaq El Bahr’ı seslendirmişti. Ruhi Bey kitap boyunca nasıl kendisinin henüz ölmemesine kafayı taktıysa, ben de bu şarkının neresinden cımbızlanması gerektiğini düşünüyordum. Elbette bulamıyordum. Çünkü sevmek tek şeye mahsus değildir. Önemli olan bir yere varmak değildir. Önemli olan yolda olmaktır, ve yol güzeldir. Bir zamanlar (evet çok zamanlar önce ve MSN varken) Flaneur takma adını çok ısrarlı şekilde almam pek de tesadüf değildi. Sonuçta iletişim felsefesi alan ve bu felsefeye uygun bir hayat şekillendirmeye çabalayan bireylerden biriydim ben de. Frankfurt Okulu bizim için fazlasıyla değerlidir. Zira iletişimin en tatlı noktasıdır bana kalırsa hala. Dünyanın bir diğer ucuna da gitsen hiçbir şeyin değişmediğinin en gerçekçi tanımıdır. O dörtlü içinden o dönem kendime Walter Benjamin’i seçmiştim. Yürümekten çekinmek bir yana yürümenin sadece yürümek olmadığını hemen her gün anlamışken, bir de yürümeye bir anlam yüklenmesi belki baş döndürücü gelmişti. Turist değilim, şehri biliyorum; bildiğim şehrin sokaklarında kaybolmayı tercih ediyorum. Ve yanımda buna ayak uyduracak bir tane daha organizma yok; bunu kabul ediyorum.  Sadece yürüyorum, sırt çantam yok, ama yürümekten alıkoymuyor bu hayat beni. Walter Bey’in öngöremeyeceği Pokemon Go ile daha da anlam kazanıyor bütün bu yürüyüşler 2016 yılında. Zaten bir şeyleri öngörmüş olsaydı en azından katledilmezdi. 


***
Gece ilerledikçe her bir diyaloğu buraya aktarmakta zorluk yaşayacağımı biliyordum ve 1 saati geçti ilk harfi yazmaya başlayalı. Ben yine de buraya bir hikaye bırakmak istiyorum. Bırakayım ki bu hikaye biraz daha bilinsin. Sır kalmasın. Sır zaten kalamaz hiçbir zaman. Ama bu hiç kalmasın. Çünkü senelerden yine 2013’tü ve o güzel haziran günleri akıp gidiyordu karanlığa doğru. Alper Kamu’dan nasıl bahsedeceğimi bugün hala bilmiyorum ama Alper Canıgüz’ün çok başarılı bir psikolog olabileceğini sanırım anlıyorum. Üstelik fazlasını da anlıyorum ama zaman akıp gidiyor ve alkolün etkisi yerini uykuya bırakmak üzere olduğundan dolayı kaybolan kayıp zamanı oynamak istemiyorum.

“o zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve karanfil kız'ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış.
ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. şimdi bu karanfil kız babasını fazla görememekten şikayetçiymiş. çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen hafta sonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. bir akşam adam gelip de kızına, " haydi seninle sinemaya gidelim. baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş karanfil kız
ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler. sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış karanfil kız'ı. usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "mesele değil" demiş babası. "arka tarafta yüksekte bir ışık var, görüyor musun? işte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin." karanfil kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengarenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. ancak hala küçük bir sorun varmış. film yabancı bir dildeymiş. karanfil kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili bilmiyormuş. " o da mesele değil" demiş o gün her zamankinden pratik zekalı görünen babası. "sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm." sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "bütün çocuklar büyür; biri hariç..."

olmayan ülke'de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. korsanlar, denizkızları, kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah... on numara bir hikayeymiş yani. ama işte neticede karanfil kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış.

karanfil kız huzur dolu uykusundan uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, süt annesini ve sivri zekalı kuzenini görmüş. babası hariç herkesi... "babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. babasının niye öyle birdenbire ortadan kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. ama ümidini de kaybetmemiş. her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. mesela istop mu oynanıyor, topu vargücüyle havaya fırlatırken, "baba" diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en olmadık kıyıları, köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. ama babasından ne bir ses geliyormuş, ne bir nefes.

söylemiş miydim, bu karanfil kız'ın sivri zekalı bir kuzeni varmış? bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona aşıkmış. bir gün dayanamayıp karanfil kız'a, "ben" demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." gözleri büyümüş karanfil kız'ın. yapışmış yakasına kuzeninin, "söyle," demiş, "nerede babam?" "babanı öküz yuttu." diye cevap vermiş oğlan. karanfil kız şüpheyle bakmış ona. "hangi öküz?" "hangisi olacak? tabii ki boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekalı kuzen. "ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum." diye eklemiş sonra da. böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. kocaman ağaçlar ve yabani otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar. "otur şuraya," demiş oğlan. "öküz burada mı?" diye sormuş karanfil kız çimenlerin üstüne çökerek. oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "burada." "bu bir mantar," demiş karanfil kız. "öküz değil." "öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "ne yani," diye çıkışmış kuzen, " öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? amma da aptalmışsın!" oğlanlar sevdikleri kızlara böyle söylerler ki gerçek duyguları anlaşılmasın. her neyse, onun bu sözleri karanfil kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez ama başka çaresi olmadığından mantarı dişlemiş ve başlamış beklemeye.

ağaç dallarının rüzgarda sağa sola sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. ayağa kalkıp suyun akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendine el salladığını görmüş, o da aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. karanfil kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış.

öküzü işte o anda görmüş. koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. " hey sen, bana bak çabuk!" diye bağırmış karanfil kız. sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. " sen de kimsin? bu ne yaygara!" "demek dünyayı tutan öküz sensin" demiş kız. " teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "çok enteresan," demiş küçük kız. "ama niyetim felsefe tartışmak değil. buraya `babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "duydum da, " demiş öküz. "şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." "nasıl olacak o iş?" diye sormuş karanfil kız. "koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?" öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. " amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi?" "çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş karanfil kız. " ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. çünkü yer çekimi kanunu diye bir şey var..." "sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "sana biraz alışsın hele. şimdi anlat bakalım hikayeni."

böylece karanfil kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. hikayesini bitirdikten sonra, "ee," demiş. "şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" derin bir soluk almış öküz. "şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" " ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle karanfil kız. "o sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. "bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir..." "lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya girmiş karanfil kız. "böyle durmak giderek zorlaşıyor. hem sen su içmeyecek miydin?" "dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz "sana biraz alışsın hele." karanfil kız kaşlarını çatmış." "aklından şüphem var öküz, ama bitir bakalım hikayeni." "evet," demiş öküz. "dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "deprem dediğimiz olay; biliyorum," diye araya girmiş karanfil kız sabırsızca. başıyla onaylamış öküz. "bu çöken binaların altında kalanlar için durum hiç de iyi olmaz. ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler. böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık salonun bir sinema olduğunu hayal etmesini ister. onlarca metre uzaklıktaki ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikayeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikayesi kalır."

karanfil kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar. nihayet öküz, "hazır mısın?" diye sormuş. kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "pekala," demiş. "sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin." karanfil kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "biliyorsun ki, artık bunu yapamam."

işte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş.”

***
Bütüüün bu konuşmaların sonunda hepimiz biliyoruz ki mutlu olamayacağız. Erken Kaybedenler’in ilk hikayesinin “Anneannemin son ölümü” olması kadar talihsiz bir hayatı yaşarken elbette karşımıza çıkan insanlardan medet ummak aşırı doz hayalcilik. En iyi ihtimalle de tutuk zekalılık. Ama birileri devamlı, ve her gün karşımıza çıkarken tüm bu yeni mutsuzluk kaynaklarına nasıl direneceğimizi biz bu gece şöyle bulduk; “neyimiz var, neyimiz yok hayatta duygusal olarak tüm ihaleyi yıktık bir Göztepe’ye”. Onun için de zaten olmayacak ama, daha da bir şey olmuyor hayatımızda. Ama en azından o ölmeyecek, o terketmeyecek, o vaadlerinin akabinde kendisini yalanlayacak bir şey yapmayacak. Biz var olduğumuz sürece o farklı formlarda da olsa sevilmeye devam edecek. Üstelik illaki daha önce de yazmışımdır; bu mutsuzluk tanımı daha önce de yapılmıştı ve o zamanlar günlük hayattaki hayal kırıklıklarının çaresini bilimkurguda bulmuştuk.
Tamam Nöbetçinin Türküsü’nden bahsedecek gücüm yok ama
“bana yazdığın son mektubun ucunu
bu sefer bilerek yakmamışsın
sehre gitmeye karar verdiğini söylüyorsun
sen bilirsin,
verdiğin bu kararın sen
farkına varmamışsın.” diye başlamadan nasıl biter ki gece? 


Geceler bitmiyor zaten canım buralarda. Sadece zaman geçiriyor ve bir takım süreçleri atlatmaya çalışıyoruz. Çünkü yapılacak daha mantıklı bir şey yok bu hayatta. Ha bir de mucize bekliyoruz ki bir şeyleri eski tarihe alabilelim; sistemi kurtarabilelim.
Geceyi nasıl bitirelim diye çok düşünmüştüm; tuvalete giderken şu geldi aklıma.

Bu böyle. Ne aklımdakini ne kalbimdekini anlatmadan çok uzun bir şey yazdım. Islah olmak nasip olsun, olur mu?

6 Eylül 2016 Salı

Her sene biraz böyle

"seni anlatmak için yapılan eserlerin sayısına sen bile şaşırırsın" yazıyor Arkeoloji Müzesi'nde yer alan bir Bizans gravüründe. (Ya da Eski Roma)

Bütün bir sene boyunca bir şeyler anlatmayı denedikten sonra hiçbir şey anlatamamış olduğumun farkındayım.

En güzel anıların, en değerli parçalarından biri... 366 gün...

Buraya bir sürü anı yazdım. Hiçbiri geri gelmeyecek. Dolayısıyla sildim attım. Zaten kimseye bir şey anlatmamak lazım. Sonra özlüyoruz.

Nasılsın? Keyfin nasıl? Moralin nasıl?




2 Eylül 2016 Cuma

Tesadüf

Spontane gelişen bir akşamın önce geceye sonra sabaha devirirken eve dönüş yolunda bir şekil o eller temas eder ve er kişinin ağzından "aa senin de mi beş parmağın var ne tesadüf" der. Kız bunu devam ettirir mi bilinmez ama memedali devreye girer ve "ne kadar da absürt konuşmayı seven bir çocuk der."

Sahne kapanır, evi olan herkes evine döner.

Hayatımda beraber film izleyebileceğim kimse absürt seyleri sevmedi. Neye güldüklerini bilemiyorum bile. Ama saçma şeyleri seviniz. Hadi beni sevmediniz onları sevin.

Bu mail android telefonumdan yazılmıştır. Noktalama hataları olabilir.

Bğyeh!