Hürriyet

31 Ekim 2017 Salı

Ekim bitmeli

..ve bir daha hiç dönmemeli. (en azından 2017 yılına ait olan)

Ankara'yı sevmem. Ankara'nın sevilmelik bir şehir olduğuna inanmam. Ucuz romantizmin avam ruhlulara ait olduğuna inanırım ve ucuz Ankara romantizminin de bu altyapıyla geliştiğini düşünürüm. Ankara'yı ilk sevmemem ne zaman başladı bunu hatırlamıyorum. Ama şehrin vasatlığına dair en yoğun duygumu kesinlikle o kara dönemde hissettiğimi söyleyebilirim. Kabaca 2007-2008 dönemi.

Bir takım isimler vardır ve bu isimlere sahip olanların default güzel olması beklenir. Maalesef bu hissin başrolünde dünyanın en güzel isimlerinden birini nüfus hanesinde taşırken, içinin çirkinliği dışına vuran biri var. Tabii kendisinden bahsetmeyeceğim kısacık bile olsa. Ama biliyorum ki, şehre karşı en büyük tepkim şehrin kendisi ve sakinlerinin vasatlığını kendisi/kendileri aracılığıyla keşfetmem oldu. Her neyse, bunlar hiç önemli şeyler değil. Ama sevdiklerimi bir cehennem kuyusuna, tüm Stockholm Sendromlarına rağmen, bırakmayacağım.

Ekim, o bahsi kapatalım, başkentte başladı. Ve güzeldi. Yola kiminle çıktığına göre o mesafe keyiflenir. Ya da tam tersi. Ben keyifliydim. Ya sonra...

Sonrası gerçek anlamda panik, korku, yalnızlık, huzursuzluk, hayatın direksiyonunu kaybetme süreci. Vücudun kendisine ihanet etmesi de denebilir buna. Hala ama hala etkileri devam ediyor, belli ki edecek de. Bir süre daha acı çekmeç...

Sonsuza dek böyle gitmeyeceğini biliyorum. Birileri var, onun varlığına inanıyorum. Bu şehirde, bu yakada, bu noktada, bu kalpte. Umarım kendisi de benzer şeyleri düşünüyordur. Umarım boşaltım sistemini zorlayacağı nice yolculuklara çıkarız. Nereye gittiğimizi bilmesek de olur. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder