Kayıtlar

Bir Dolu Kuş ve Leylek

Her sözü söyleyen atalarımızın, küfür ihtiyaçlarını giderebilecekleri cümleler de türettiğini biliyoruz. Herbirini teker teker saymaktan yana değilim açıkçası. Lakin annelerin pul biber süreceği ağızlara sahibiz. İçerisinde pek çok kuş ve ayrı olarak leyleği barındıran söz de buna dahil. Bilindiği üzere her kuşla münasebet kurup, leylek kalıyor geriye. Sanıyorum ki, leyleği de ben gördüm bir süre önce. Ne zaman gördüm bilemiyorum, açıkçası bundan sonra uzun bir süre de görmek istemiyorum. Tabi istediğim gibi gitmeyecek işler bunun da farkındayım. Zaten taleplerim konusunda pek de şanslı sayılmam. Mart ayı eğlenceliydi elbette. Mart ayının ilk günlerini Ankara'da geçirdim. Orada geçireceğim son kış olacakken, bir devam filmi niteliğinde Su'yum gitti okumaya. Öyle görünüyor ki, Ankara beni biraz daha çekecek gibi kendine. Oysa çok da bayılmıyorum 2000ler Ankarasına. 1996 şubatında hangi sinemada olduğunu bilemesem de, Space Jam izlediğim, sonrasında da kuzenimle film karakterleri...

Biz Bir Ara İstanbul'a da Gittik

Bir meclisi taşımadıkları kaldı. Onu da, değil anayasayı anca devleti değiştirerek başarabilirler. Geri kalan her şey için İstanbul. MasterCard için geçerli olan pek çok şey İstanbul için de geçerli. Hele doğma büyüme bu coğrafyaya ait olanlardan bir kısmı dahi hala başkent olarak İstanbul’u sayıyorsa, önemini biraz daha anlayabiliyoruz. Dedim ya, her konuda İstanbul’da olmak, yaşamak, öğrenci olmak bir adım öne geçiriyor insanları. Hele bir de İstanbul’a uzak bir şehirde, İletişim okuyorsanız uzun bir koşu tutturmayı mecbur kılıyor aradaki farkı kapatmak için. İzmir Ekonomi Üniversitesi, İletişim fakültesi öğrencilerinin bu koşusunu bir miktar kısaltmak için çaba sarfediyor. Elbette çabası coğrafi açığı kapatmak değil. Sektörde parmakla gösterilen kimseleri İzmir’e getirtebilmek büyük başarı. En nihayetinde kimsenin hedefi birkaç kişiye yayın yapan bir medya kurumuna kapak atmak değil. Ya da yatak odasından daha büyük olmayan bir büroda fikir üretmek. Okul, İstanbul’dan getirilen ho...

Özhan Abi...

Spordan çok bahsetmekten yana değilim. Yazıya dökecek bir birikimim yokmuş gibi geliyor. Ne kadar doğrudur bilemem elbette. Yine de deneyeceğim. Ben tuttuğum takımın en başarılı olduğu günlerde doğdum. Ben büyüdüm, başarılar, kupalar gördüm. Çocukluğumda da birkaç sene haricinde hep mutlu etti tuttuğum takım beni. 12 yaşındayken mutlulukların en büyüğünü yaşattı bana. Tam iki kez. O zamanlar daha iyi bir Galatasaray taraftarıydım sanırım. Şimdi küskünüm biraz. Hayatta her şey karşılıklı. Karşılıksız sevmek için yaratılmamışız. Ben de beni nasıl mutlu edince seviniyorsam, mutsuz yapınca da sinirlenebiliyorum ve seri halde mutsuz edince küsebiliyorum işte. 90ların sonu ve 2000lerin başı. Galatasaray’ın şaşalı dönemi. Sportif başarılar var, ama mali bir başarı yok. Kulübün içerisindeki kara delik gittikçe büyüyor. Sonra bu şaşalı dönemde Faruk Süren kendi davaları sebebiyle, kulüp prestjini etkilememek amacıyla başkanlıktan ayrılıyor 2001 temmuzunda. O dönemlerde Telsim forma sponsoruydu ...

Söyleyebileceğime İnandığım Çok Şey Var

Mesela ben en çok neyi özlüyorsun sorusunun cevabını bilemiyorum. Insan hafızasını en çok etkileyen, yada tetikleyen zımbırtılardan biridir koku. Öyleymiş yani, zamanında bir grup bilim adamı toplaşmışlar, bunun böyle olduğuna kanaat getirmişler. Gerçi pek de haksız sayılmazlar. Az once bir koku geldi burnuma. Uzaklardan geldiğini anlamak zor değildi, hani şey gibi; evin diğer ucunda yemek yapılır. Ama mutfak kapısı da kapalıdır, aspirator de çalışmaktadır. Pastırma dahi yeniyor olsa içeride, azıcık bir koku gelir evin diğer ucuna doğru. Işte demek istediğim koku buydu. Sanırım 90ların ortasında, yalnız geçirdiğim Özbek yazlarını çok özlüyorum. O zamanlar, eğer bu derece detaylı düşünebilseydim ‘zinhar’ der, reddederdim bu fikri. Çünkü standart yaz faaliyetlerimi hatırlıyorum; hatta gün gün sayabilirim bile. Zor değil bunu yapmam, yaşadım biliyorum. Aradan en az bi 14-15 sene geçmesine rağmen unutabilmem imkan dahilinde değil. Filmi başa saralım. Günlerden Pazar. Pazar akşam üzeri. Şah...

Uyku

Uzun zamandır ağır uykusuzluk çekiyorum. Hayır, bir Tyler Durden gibi enerjik değilim gün içerisinde. Çoğu zaman 'uyuşuk' sıfatıyla da tabir edildiğim olmuştur. Ama bunu bana hiç çekinmeden etiketleyenler bilmezler ki, neredeyse bir 6 yıldır bu derdin çilekeşiyim. Sabah 9.30'da ders var. Hala adını hatırlayamadığım bir kadına ait. Pazar araştırması. İyi kadın belki ama ben hala ne boka aldığımı bilmiyorum dersi. Uyumam ve vaktinde uyanmam lazım. İlk haftalarda fazlasıyla dağınıklık yaptım. Bahar dönemi her zaman risklidir. Çok iyi biliyorum bunu. Şeytanlar kurcalıyor insanın aklını bu mevsimde. Az önce kız arkadaşımın dediği 'karınca yolu' gibi, bu mevsimde de şeytanlar beyinleri delik deşik ediyorlar. Uyanmam lazım, yazı yazmam lazım, CV'mi toparlamam lazım. Hala güncellenmeyi bekliyor şu ana kadar yaptıklarım. Ama o kadar boktan ki durum, şu anda eklemek istediklerimi yazsam da bir şey değişmeyecek. Şapka Takımı en azından CV'de çok çakma durur herhalde, o...

Mustafa

2008 yılının sonlarına geldiğimizde, hayatımıza bir 'Mustafa' filmi girdi. Zamanında bu şekilde düşünmüştüm. Fikirlerimde de aslında şu ana kadar pek bir değişiklik olmadı; Son zamanların en tartışmalı eserlerinden biri olarak Mustafa, aynı zamanda pek çok tartışmanın kaynağı da olmuştur. Bir tarafta Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi tarihte anlatılmayan ancak dilden dile dolaşan gizli kalmış hikayesi, diğer taraftan da halihazırda ara sıra gündemi etkileyen, padişah, Mustafa Kemal’i devleti kurtarması için mi Anadolu’ya yolladı tartışmaları, belki de filmin/belgeselin önüne geçmiş durumda şu sıralar. Hikaye Atatürk’ün son aylarında yaşadığı sıkıntılı bir gecede başlayan hikaye, çocukluğuna dönerek yine başladığı noktaya, hasta yatağının başucunda yer alan ‘Dört Mevsim’ tablosunda sona erer. Henüz çocukken babasını kaybeden, doğduğu mahalleden uzaklaşıp, çok klasik bir anısı olan, tarlada karga kovalayan Mustafa ile başlar her şey. Kırgındır annesine de bir başkasıyla evlendiği iç...

Kemal Kılıçdaroğlu 2

Kendisi hakkında ikinci yazım ise, seçimlerden bir hafta öncesine tekabül etmekte. Bu dönemde tarafsızlığımı tamamen atmışım sanırım. Bundan dolayı da kendisine yöneltilen eleştirileri, elbette kendisi kadar başarılı değil, bertaraf etmeye çalışmışım; 22 mart 09 tarihinde de böyle bir yazı çıkmış elimden; shp ve chp'nin ayrımını yapamayanları ve demokrasi kelimesini sindiremeyenleri şaşırtamayan adam. hayır bir insan nasıl 18 sene önce olan bir olaydan dolayı suçlanabilir, aklım almıyor. evet salağım, bundan dolayı da komplo * teorileri üretemiyorum. allah beni bildiği gibi yapmalı. tüm bunların farkındayım. ama yine de ortalama zeka seviyesinden düşük bir zavallı yazar olarak bir kaç konuyu merak ediyorum. elimde değil. şimdi anladığım kadarıyla, hani kemal kılıçdaroğlu belgeler çıkartıyor ya. işte o belgelerden rahatsız olan güruh da diyor ki; 'madem belgen var, savcılığa git şikayet et.' aha evet aynen bunu diyorlar. sonra hemen ertesi gün bi bakıyoruz, ...