Şimdi ne anlatsak boşa be canım
Tüm bunların yanında her şey o kadar hızlı ve kontrolsüz
gelişiyor ki bir plan yapmaya fırsat kalmıyor. Sadece, özellikle ilk günlerde
her şey normalden fazla gerçekçi bir şaka gibi duruyordu. Dolayısıyla biri beni
uyandırsa da, ben de evi arasam noktasındaydım. Arasaydım da telefona
isteseydim. Zaten son aylarda ne zaman sesini duysam sesim titrerdi. Onun için
kapalı yerlerde konuşurdum aradığım zaman. Keşke yine titreseydi de eninde
sonunda yaşanması beklenen “şey” şimdi değil de sonra yaşansaydı. İnsan hep,
her şeyi öteliyor. “Sabaha kalkarım”, “sonra yaparım”, “ya zaten başka zaman mı
kalmadı?” diyoruz hep. Sanki her şeyi sonsuza dek erteleyebilecekmişiz gibi…
Aslında bir de kahrolması gereken paraleller var; paralel
evrenlerdeki paralellerin paraleliyiz sonuçta. An’ın gerçek olduğuna ne
inandırıyor ki bizi? Belki hikayenin şu kısmındayız; Evet, 6 Eylül sabahı Pazar
olmasına rağmen karşıya geçeceğim için yine erken uyanmış olabilirim. Hava
oldukça sıcaktı. Dolaşırken başıma geçmiş olabilir. Birtakım istenmeyen
komplikasyonlar sonucu o günden beri uyuyor olabilirim. Beyin sonuçta, her şeyi
gerçek yapar. Bir o kadar da silebilir. Beynin mucizelerini bilinçli şekilde idrak
edemeyebiliriz. Ben böyle düşünüyorum. Çok şiddetli böyle düşünüyorum. Böyle
düşünürken de bizimkilerin ne kadar çok üzüldüklerini düşünüyorum. “Ama en
azından bu şartlar altında herkes kavuşulabilir” diyorum. Tekrar mutlu
oluyorum.
Leyla ve Mecnun’da Mecnun’un kafasına sıktığı sahnenin
devamındaki bölümde, tüm ekip sırayla Mecnun’un beynine giriyor ve onu komadan
çıkarmaya çalışıyorlardı. Sonunda çıkıyordu. Ne ki, bir 10 bölüm sonra Leyla
ölüyordu. Sen ben Leyla ile Mecnun’u bir araya getirsek bile, kader bir araya
getirmiyordu. Ne ilginçti…
Geçende de referans verdiğim yazımda “böyle bir sevgiyi…”
diye bir cümle sarf etmiştim. Ve ne ilginçtir ki hiçbir melek o kadar da melek
değilmiş aslında. Aslında ağlayıp sızlanmak saçma. Her şey normal süreçte
yaşandı. Son derece sakindi, bitti. Ama inansaydı başkaydı… Çünkü o evden çıkan
herkes geri dönmüştü.
En azından sabah iyi oldu. Son yıllarda çok baktığı
televizyon masası üstü saati ondan sonra çalışmamaya ant içmiş gibi duruyordu.
Geçende de balkondan içeri kuş girdi. Pır pır uçtu sonra annem onu doğaya
saldı. Tüm bunlara üzülmeyi bıraktığım sırada tepkiliydim; loş bir odada veda
ettik birbirimize. Üstelik ben ondan rica ettim. “Bayram” dedim. “9 gün
buradayım bu sefer, 26 gün sonra geliyorum” dedim. “Tamam” dedi. Dayanamadı.
Dayanmak istemedi veyahut. Bunların hiçbiri önemli değil, sonuçta bir an bile
göremedim rüyamda. Bundan 24 gün öncesine kadar çocuklar, rüyalarımda gördüğüm
her şeyi gerçek kılabilirdim. Şimdi o iş yaş biraz. Sadece bekleyeceğiz,
yaşayacağız, sonunda ölüp gideceğiz. Ekşi’de biri malum konu başlığına “en
azından öteki tarafta yalnız kalmayacağımızın habercisi” demişti. Doğru demiş.
En azından sabah iyi oldu demiştim, devam ettireyim. Yeşil,
üzerine nakış edilmiş renkli Benetton yazılı tişörtü vardı. Ve ben o tişörtü
hep çocukluğumla özdeşleştirmiştim. Zaten yıllar yine çocukluk yılları. Sadece
ben şimdiki ben. Balkondan içeri giriyor, sonra ikili koltuğa oturuyor. “Seni
çok özledim” diyorum son gücümle. Anlıyor. Yalan olmasın, “boşver” tarzı bir
şeyler diyor. Sonra ani uyanış… Beş dakika daha konuşsaydık iyiydi. Beşiktaş,
Fener’i yenmiş yıllar sonra. O işler yarım kaldı hep…
Yorumlar
Yorum Gönder